NERDEN GELDİK NEREYE GİDİYORuz.?

Konusu 'Dini Konular...' forumundadır ve medahms tarafından 1 Temmuz 2009 başlatılmıştır.

  1. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Selamün Aleyküm.

    NERDEN GELDİK NEREYE GİDİYORUZ.?

    NEFS!..
    Ne de kolay söylüyor dil bu sözcüğü... Peki dilin kolay söylediği gibi biz de kolayca onu zapt edebiliyor muyuz?
    Nasılda güzel gösteriyor bize haramları, hemen gidiveriyoruz peşinden. Kur'anı Kerim sesleniyor "HEYY, NEREYE GİDİYORSUNUZ? RABBİNİZE GİDİN; KURTULUŞA GİDİN!"
    Peki soruyor muyuz kendimize "NEREYE GİDİYORUZ?"
    Genelde kendimize bu soruyu pek sormayız, çünkü böylesi daha kolaydır. Bu soruyu sorduğumuz vakit hatalarımız tek tek çıkar ortaya, en ufağı bile. O zaman kendimize çeki düzen vermemiz gerekir ve bu da bize, yani nefsimize apaçık zor gelir.
    Peki, soruyorum bize "Nereye gidiyoruz?"
    Gözlerimiz kör mü oldu, kulaklarımız mı sağır ki ne yaptığımızı, ne söylediğimizi bilmiyor, hatalarımızı görmüyoruz.
    Allah (C.C.) ayetinde "Onların kalplerine mühür vurulmuştur, artık ne görürler, nede işitirler" buyuruyor.
    Allah muhafaza yoksa biz de onlardan mı olmaya gidiyoruz!

    İslami bilgiler
     
  2. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Hiçbir şeye yetişemiyoruz.
    Günlük hayatımız ışık hızıyla giden teknolojiyle rekabet halinde sanki.

    Ne yaptığının farkında olmayan, şoka girmiş insanlar gibi koşturuyoruz ortalıkta.

    Ama neden koştuğumuzu ve nereye koştuğumuzu bilmiyoruz.

    Bu arada maalesef hayattaki güzel şeyleri atlıyoruz.

    Hatta;

    Hayatı yaşamayı bırakıp,

    Gelecekte yaşanacağını zannettiğimiz günlere hazırlanıyoruz kendimizi sürekli.

    Oysa gelecekteki günler gelse bile yine erteleyeceğiz her şeyi.

    Şimdi koşturmaktan sürekli erteleyerek kaçırdığımız güzelliklere dikkat çekmek istiyorum;

    En basitinden lezzetleri kaçırıyoruz.

    Harala gürele yemek yiyip, bir çırpıda çay içiyor, tatlıyı, meyveyi bir lokmada yutuyoruz.

    • Beş dakika sonra sorsalar ne yediğimizi hatırlamıyoruz.
    Soruyorum size! tadına vara vara kaç defa çay içtiniz?

    En rahat anlarımız olan istirahat dakikalarını dahi bir anda tüketiveriyoruz.

    Uykudan bile tat alamaz olduk.

    Bu kadar stresin altından kalkılır mı?

    Akşam olup eve gidince elimize televizyon kumandasını alıyoruz.

    Sahi, bir ağaç altına, bir deniz kıyısına huzur bulmak için gitmeyeli ne kadar oldu?

    Cep telefonunu evde bırakıp, işten uzak, şehirden uzak bir yerlere kaçmayalı ne kadar oldu?

    Yahut tüm günü çocuklarımıza ayırmayalı?

    Oysa ömrümüz hızla tükeniyor.

    Sırf rekabet denen şey uğruna hayatla beraber akıp giden ve bir daha geri gelmeyecek olan şeylerin farkında mıyız?

    Bu kadar fırsat varken kaliteli ve güzel bir hayat sürebiliyor muyuz?

    “Paramız mı var ki yaşayalım?” demeyin hemen.

    Parası olan da, olmayan da aynı koşturmanın içinde değil mi?

    Bu koşu nedeniyle bir daha asla ele geçiremeyeceğimiz güzelliklerin sayısı artıyor.

    Aynı evde yaşayan karı kocanın iş saatleri uymadığı için yıllarca doğru düzgün görüşemediği, babanın çocuklarını aylarca göremediği günlerdeyiz artık.

    Yoksa, bu hızın ve koşturmanın ardında;

    Ölümden kaçış mı?

    Kaliteli bir hayat yaşayamamanın verdiği pişmanlık mı?

    Elde ettikçe doymadığımız şeyleri arzulamanın kamçıladığı bir hırs mı?

    Bütün bunları hangisi yaptırıyor bize?

    Hayatımızda nelerin eksik olduğunu kendimize sorduğumuzda, bir cevap da bulamıyoruz.

    Çünkü, hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair en küçük bir fikrimiz yok.

    Oysa babalarımız ve dedelerimizde aynı hızla yaşayıp ayrıldılar aramızdan.

    Onların da;

    Daima erteledikleri şeyler vardı.

    Yaşanması gereken şeyleri hep yastık altlarında biriktirmişlerdi.

    Tek yapabildiğimiz;

    Karnımızı doyurabilmek, başımızı sokabilecek dört duvar ev yapmak, ele güne muhtaç olmamak.

    • Haydi kendimize bir iyilik yapalım.
    • Şimdi hemen frene basalım ve düşünmeye başlayalım.
    • Yaşadığımız zannettiğimiz hayata bir mola verelim.
    • Evet kaçırdığımız güzelliklerin geri gelmeyecek.
    Ama yenilerini bari kaybetmeyelim.


    H.z. Peygamberimiz (S.A.V.) vaaz ettiği bir şahsa şöyle buyurmuştur:

    "Beş şey gelmeden evvel beş şeyi ganimet bil:





    1–İhtiyarlamadan evvel, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin kıymetini bil…

    2– Hasta olmadan evvel sıhhatinin kıymetini bil…

    3– Fakir düşmeden evvel zenginliğinin kıymetini bil…

    4– İşin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin kıymetini bil…

    5– Ölüm gelmeden evvel hayatının kıymetini bil…"
     
  3. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    NEREDEN GELİP NEREYE GİDİYORUZ


    BAŞLANGIÇ

    Nereden gelip nereye gidiyoruz?
    Belimizi doğrultup kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
    kolumuzu bir sopa boyu uzattığımızdan beri,
    taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da yaratan da biziz
    yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşayası dünyada.
    Nereden gelip nereye gidiyoruz?
    Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
    arkamızda kalan yollarda ulu uyumları ellerimizin, aklımızın,
    yüreğimizin,
    toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte.
    Nereden gelip nereye gidiyoruz?
    Kanlı ayak izlerimiz midir önümüzdeki yollarda duran?
    Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?
    Nereden gelip nereye gidiyoruz?
    Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
    günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların.
    çocukların avuçlarında yeşerecekler.
    Çocuklar ölebilir yarın,
    hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından,
    düşerek de değil kuyulara filan;
    çocuklar ölebilir yarın,
    çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
    ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
    çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
    arkalarında bir avuç kül bile değil
    arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
    Negatif resimcikler boşluğun karanlığında
    Krematoryum, krematoryum, krematoryum.
    Bir deniz görüyorum
    ölü balıklarla örtülü bir deniz.
    Negatif resimcikler boşluğun karanlığında;
    yaşanmamış günlerimiz
    çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.

    Bir şehir vardı.
    Yeller eser yerinde,
    Beş şehir vardı,
    Yeller eser yerinde,
    Yüz şehir vardı,
    Yeller eser yerinde,
    Şiirler yazılmayacak yok olan şehirlere,
    Şiir kalmayacak ki.

    Pencerende bir sokak bulvarlı,
    Odan sıcak,
    Ak yastıkta üzüm karası, saçlar,
    Adamlar paltolu, ağaçlar karlı,
    Penceren kalmayacak,
    ne bulvarlı sokak,
    ne ak yastıkta üzüm karası saçlar,
    ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar.
    Ölülere ağlanmayacak,
    ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki.
    Eller kalmayacak.

    Negatif resimcikler dalların altındaki
    yok olmuş olan dalların altındaki.
    Yok olmuş olan dalların üstünden
    o bulutlardır geçen.
    Güneye götürmeyin beni,
    ölmek istemiyorum.
    Ölmek istemiyorum,
    kuzeye götürmeyin beni.
    Doğuya götürmeyin beni,
    ölmek istemiyorum.
    Ölmek istemiyorum.
    batıya götürmeyin beni.
    Beni burda bırakmayın,
    götürün bir yerlere.
    Ölmek istemiyorum,
    ölmek istemiyorum.
    O bulutlardır geçen
    yok olmuş dalların üstünden.
    Tahta, beton, teneke, toprak damlarımızla iki milyardan
    artığız
    kadın, erkek, çoluk, çocuk.
    Ekmek hepimize yetmiyor,
    kitap ta yetmiyor,
    ama keder
    dilediğin kadar,
    yorgunluk da göz alabildiğine.
    Hürriyet hepimize yetmiyor.
    Hürriyet hepimize yetebilir
    ve sevda kederi,
    hastalık kederi,
    ayrılık kederi,
    kocalmak kederinden gayrısı aşmayabilir eşiğimizi.
    Kitap hepimize yetebilir.
    Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz.
    Yeter ki bırakmayalım
    yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
    avuçlarıyla birlikte,
    boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
    yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için
    yaşayabilelim.


    Nazım Hikmet
     
  4. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Koşar adım nereye gidiyoruz?

    II Abdülhamid Midhat Paşa’yı sürgüne göndermesinden iki ay sonra, meşrutiyeti kaldırdığını, Meclisi kapattığını açıkladı. Sonra İngilizlerin desteğini alarak Rusya’yla masaya oturdu.
    İngilizlerin desteği yine karşılıksız değildi. İngilizlere, Kıbrıs ve Mısır rüşvet olarak verildi. II. Abdülhamid sadece İngilizlere toprak vererek kurtulamadı. Bulgaristan fiilen, Romanya, Sırbistan, Karadağ tam bağımsız oldular. Bosna Hersek ve Yenipazar Sancağı Avusturya işgaline bırakıldı. Diğer yandan Rusya Kars, Ardahan, Batum ve Besarabya’yı, İran Kotur’u, Yunanistan Tesalya’yı; Fransa ise Tunus’u aldı. İngiltere ayrıca, Sudan ve Kuveyt üzerinde fiili egemenlik kurdu.
    Durun bitmedi…
    Siz borcunuzu ödemeyeceğinizi söyleyeceksiniz ve Avrupalı sizi rahat bırakacak, öyle mi?
    Bu topraklarda sıkça göreceğimiz bir uygulama hayata geçirildi.
    “Düveli muazzama”, 1878 Berlin Kongresi’nde aldığı kararla Osmanlı maliyesini milletlerarası bir mali komisyonun denetlemesine karar verdi. Bu komisyon, Osmanlı Devleti’nin bütçesini yapacak, harcamalarını denetleyecekti!
    Komisyonun adı, Duyunu Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi’ydi.
    20 Aralık 1881’de yürürlüğe konulan bu sistem, dünya tarihinde bir ilki gerçekleştirecekti: yabancılar, alacaklı oldukları ülkenin başkentinde bir şirket kurarak, devlet adına bir kısım vergi ve gelirleri tahsil edecekti!
    İdaresinde, İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya, Macaristan, İtalyan, Osmanlı alacaklarının temsilcileri bulunan Duyunu Umumiye, Osmanlı’nın sanki ikinci maliyesiydi.
    Osmanlı, tarihinin en buhranlı dönemine, bugün olduğu gibi koşar adım gidiyordu…
    (Kaynak: EFENDİ, Soner Yalçın)
    Bugün biz nereye koşuyoruz diye sorsak, kim bize doğru bir yanıt verebilecek?
    3 gün önce 2008’e 500, milyar dolar civarında bir borçla girdik. Kıymetini bilmediğimiz topraklarımızı yağma Hasanın böreği gibi bugüne kadar, “bavula koyup götürecek değiller ya” şeklin de düşünerek satar, har vurup harman savurursak ve topraklarımızın üstünde dünyada eşi az bulunan veya hiç bulunmayan değerlerimize sahip çıkamazsak,
    Sayın, rahmetli Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde bir eski Rus büyükelçisinin Ecevit ile görüşerek, “Sayın Başbakan, 2500 ile 5000 metre derinlikte olan petrol denizi değil, petrol okyanusunun üstünde oturuyorsunuz, siz kendi başınıza çıkaramıyorsanız, Rusya olarak beraber ortak çıkarılmasını teklif ediyorum” dediği medyaya yansıdı.
    Fakat bu görüşmeyi müteakip Ecevit’i ABD’nin Ankara büyükelçisi ziyaret ediyor ve bu mesele o gün örtbas edilip kapanıyor. Şunu asla unutmayalım! Bugünkü emperyalistler, dünkülerin devamı, hatta daha da canavarlaşmış olanlarından başkası değildir.
    Türk halkı tepki göstermez mi?
    Bugün Türk halkı bunalmış durumda… Nüfusun yarısı yoksulluk sınırının altında yaşam kavgası veriyor. İçinde üniversite mezunu gençlerimizin de bulunduğu 10 milyon kişi işsiz… Türkiye’yi yönetenler ise kendi çıkarlarını, Batı’nın yayılmacı-sömürgeci devletlerinin çıkarlarıyla özdeşleştirmişler, halkın durumu umurlarında değil.
    Osmanlı tarihinde 1718-1730 dönemine “Lale Devri” denilmektedir. Bu dönem, Osmanlı’nın batının üstünlüğünü kabul ettiği sürecin başlangıcıdır. Bu süre, aynı zamanda batılılaşma denilen batı taklitçiliğinin kendini göstermeye başladığı dönemdir.
    Bir yandan Osmanlı sarayının çılgın bir savurganlık içinde çığrından çıkmış bir yaşam biçimi, öte yandan ise işsizlikten, pahalılıktan ve giderek artan vergi yükü altında bunalan geniş halk kitlelerinin bulunuşu, büyük bir patlamanın yaklaştığını gösteriyordu. Nitekim, 28 Eylül 1730 Perşembe günü İstanbul’un fakir halkı, Patrona Halil’in önderliğinde ayaklandı. Bu hikayenin, Demokrasiyi, bir ‘tiran’ zihniyetiyle “Halka rağmen, halk için” anlayışıyla uygulayanlarca incelenmesini önermek istiyoruz...
    Türk halkı tepki göstermez mi? Ben bilemem amma… Tarihi belgeler ibret alınması gereken birer kaynaktır
    … (Kaynakça: Gaflet, Dalalet, Hıyanet. Y.Dikbaş.)
     
  5. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Dil ne bilir,şekeri şerbeti,
    Aldıgın lezzeti,baldanmı sandın!
    Ne arı,nede ağaç verir
    nimeti[FONT=Arial Black, Geneva, Arial, Sans-serif]
    [/FONT]
    Elmayı,narı daldanmı sandın!

    Baharı gönderir al gelin gibi,
    Bir hazineki görünmez dibi,
    O Cemil'dir Cemal O'nun tecellisi
    Güzeli yeşilden,aldanmı sandın!

    Çok istesende inadın olmaz,
    Takdirden öte muradın olmaz,
    O uçurursa,senin kanadın olmaz,
    Uçmayı kuştan,kartaldan mı sandın!

    O'nun emriyle göktedir varlıklar,
    O'nun emriyle yerde kalabalıklar
    O dilerse,kavağa çıkar balıklar
    Şu düzenli hayatı faldanmı sandın!

    Gördüğün,göremediğin...göz O'nun
    Bildiğin,bilemediğin...öz O'nun
    Dediğin,diyemediğin...söz O'nun
    Kelamı dudaktan,dildem mi sandın!

    O dilerse, azlar çok olur,
    O dilerse varlar yok olur,
    O dilerse açlar tok olur,
    Tokluğu paradan puldan mı sandın!

    İbrahim duada Nemrut!un ateşinde,
    Ateşler gülzar olur,türlü esrar işinde,
    Oğul razı kurbandır babasının peşinde,
    Kesmeyen bıçağı İsmail!den mi sandın!

    Zulmün kucağında Musalar doğar,
    Açılır Bahr-ı Ahmer küffarı boğar,
    Sükut edince esbap bıldırcın yağar,
    Yoksa nusreti ebabilden mi sandın!

    Kah gülersin,kah dilhunsun gözyaşına,
    Gün olur tuz bulamazsın aşına,
    Dün,bugün ne geldiyse başına,
    Eden O'dur,eyleyen O...kuldanmı sandın!!

    Ateşini söndürdün,suyuda kaldın
    Sütünü içtin de,koyunda kaldın,
    Dünyayı evlattan maldan mı sandın,
    Bülbülün zarını gülden mi sandın!

    O'nun sanatı varlığın nakışında,
    O'nun şefkati ananın bakışında,
    O'nun rahmeti suyun akışında,
    Suyu pınardan gölden mi sandın!

    Ellerin titrer,fer kesilir gözlerde,
    Kapılırsın pek amansız bir derde,
    Maraz,musibet ancak bir perde,
    Kul!Eceli Azrail'den mi sandın!

    A'male bakarsın ateşi tartar,
    Rahmete bakarsın ümüdi artar,
    Kurtar beni ALLAH'IM kurtar,
    Gönül Necatı amelden mi sandın!!

    veyselbey
     
  6. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Nerden geldik nereye gidiyoruz.
    Zaman su gibi akıyor hey insan.
    her şey haykırıyor geçiyor zaman.

    bir dünya aleminde bulduk kendimizi
    nerden geldik biliyormu şu insan.

    Yoksa hayalmi bu alem nerde gerçek
    ömrümüz yalanlamı geçecek
    gördüklerimiz bir hayalmi yoksa
    bu ömür böylemi geçecek

    Daha dün gibi küçük bir çocuktuk
    koşuyorduk sokaklarda kısa don ile
    bu gün bak ne olduk bu bir hayalmi yoksa.
    bilen desin gerçeği isbatı gerçek ile.

    HZ.İbrahim peygamber bu lmuş bu sırrı
    La ilahe illalla ile haykırmış aleme.
    MUHAMMED (a.s.)daveti Kuran ile
    biz ümmet olursak bilecekmişiz gerçeği

    Başka gerçek varmı bilen desin bana
    yoksa bunlardamı hayal varmı bilen
    ALLAH'Tan başka bir gerçekmi var
    UYAN BE HEY UYUYAN İNSAN
    Rıdvan uyan
     
  7. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    nereden geldik ve nereye gidiyoruz?




    Nereden geldik ? nereye gideceğiz ?
    Yaratılış sebebimiz, bu dünaya gönderiliş sebebimiz nedir ?
    Bunları çok iyi düşünelim.
    Rabbimiz tarafından yoktan yaratıldık, ve tekrar ona döneceğiz.
    Sadece ALLAH a kulluk ve ibadet etmek için yaratıldık. Bu dünyaya Yaratıcımız tarafından imtihan için gönderildik.
    ZARİYAT 56
    Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
    MÜLK 67/2
    "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır".
    Bunun içindir ki ALLAH a hiç birşeyi ortak koşmayalım, ona ulaşmak için aracı koymayalım. Sadece ve sadece ondan yardım isteyelim. Muskalardan, türbelerden, evliyalardan, şıklardan (şeyhlerden) ve kendini çeşitli dergah, cemaat ve grupların liderleri olarak gösteren kimselerden değil. ALLAH tan birşey istemek içinde belli yaratılmışlara, belli mekanlara ve belli zamanlara gerek yoktur. Bütün yaratılmışlar, mekanlar ve bütün zamanlar ALLAH ındır.
    yaratılmıştan değil Yaradan'dan yardım isteyelim.
    Unutmayalım ki ALLAH a ulaşmak için yine ALLAH tan başkasına ihtiyacımız yok. ALLAH tan başkası onun yarattığıdır, ALLAH a ulaşmak için onun yarattığına ihtiyaç yoktur.
    ALLA a ulaşmak ise çok kolay. Sadece ona ibadet, sadece ona dua, anma ve şükür. O kadar kolay ki. Rabbimiz o kadar merhametli ve bağışlayıcı ki.
    ALLAH herşeyi (bütün yarattıklarını ilmi ile kuşatmıştır). Herşeyi görür, işitir ve bilir. Yarattıklarının bilmediğini de !
    Onun izni olmadan bir yaprak dahi kıpırdamaz.
    Sadece ona muhtacız. Ondan başkasına değil.
    Ondan başkası onun yarattığıdır. Bunun içindir ki ALLAH tan başkasına boyun eymeyelim. Sadece ondan korkalım, sadece ondan yardım isteyelim, yarattığından değil.

    ALLAH yerde, gökte ve onun ikisi arasında kalan insanları, cinleri, melekleri ve bizim bilmediğimiz herşeyi bilinmek için yaratmıştır. Evvelde sadece ALLAH vardır. Başka hiç birşey yoktu. ALLAH bilinmek için herşeyi yoktan yaratmışyır. Onun içindirki hayatımızın her anını bu bilinçle yaşayalım. Sadece ibadet ederken değil her davranış ve düşüncede ALLAH ın var olduğu, tek İlah olduğu ve onun haricindeki herşeyin de onun ol demesiyle yoktan varolduğunu bilelim. Ona göre yaşayalım.
    VE YARATILIŞ AMACIMIZA EN UYGUN ŞEKİLDE YAŞAMAYA ÇALIŞALIM...
    RABBİMİZE EN GÜZEL KULLUĞU ETMEK İÇİN ÇALIŞALIM, UĞRAŞALIM...
    NİSA 36 :
    Ve Allah Teâlâ'ya ibadet ediniz ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız.
    Ve anaya, babaya iyilik ediniz.
    Ve akrabalara ve ye-timlere ve yoksullara ve yakın komşuya ve uzak komşuya
    ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu olana
    ve sağ ellerinizin sâhip olduğuna -da iyilik ediniz-
    şüphe yok ki,
    Allah Teâlâ kendini beğenen, böbürlenip duranları sevmez.
    HAC 11
    İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'a kıyıdan kenardan kulluk eder.
    Eğer kendisine bir hayır dokunursa gönlü onunla hoş olur.
    Şâyet başına bir kötülük gelirse gerisin geri (küfre) dönüverir.
    O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir. MÜ'MİN 60
    Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim.
    Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir.”
    ALLAH ın azabı çok çetindir. Ve ALLAH kıyametten önce dinini mutlaka kemale erdirecektir. O zalimlere süre vermektedir.
    Biz bekliyoruz. Kafirlerde beklesin, zalimlerde.
    AL-i İMRAN 175
    O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korku tuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü'min iseniz, benden korkun.
    ENFAL 12
    Hani Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kafirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun, onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu.
    ENFAL 60
    Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanları korku tursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.
    TEVBE 13
    Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korku yor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü'minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.
    ALLAH ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.
    Sevgili kardeşlerim,
    Kur-an anlaşılmaz değildir. Bir takım kişilerin Kur-an anlaşılmaz sadece alimler anlar ve anlatır, sizler okumayın yanılırsınız sözlerine kanmayın. Kur-an ı meali ile okuyun. Kur-an apaçık ayetler olarak indirillmiştir. Evet ilimle uğraşan bir alimin okuyup anlatması da iyidir, hayırlıdır. Ama herkeste kendi okumalı ve okuğu üzerinde düşünüp aklını kullanmalı, başkalarınada anlatmalıdır. Peygamberimizin buyurduğu gibi "Sizin en hayırlınız Kur-an ı öğrenen (okuyan) ve öğretendir. Kur-an ın gönderiliş amacını iyi idrak edelim. Kur-an yol gösterici olarak indirilmiştir. Yani bu imtihan dünyasında nasıl yaşacağımızı anlatmaktadır. Arapça bilmeden anlamını anlamadan okumanın ne faydası olur. Evet arapça olarak okumakta ibadettir. Ama o ibadetinde kabulu ancak kuranın anlamını bilip ona uyduktan sonra olur. Rabbimiz bize nasıl yaşamamız gerektiğini Kur-an nda açıkça anlatmaktadır. Bizler Kur-an ı şiir gibi okuyup çoşalım diye göndermedi Yüce ALLAH. Emirlerini bildirmek için gönderdi.
    Din akıl işidir. Aklınızı kullanın.
    Mumin 67 :
    O'dur sizi (önce) bir topraktan yaratan sonra bir nutfeden (bir damla sudan), sonra bir yapışkan maddeden; sonra da sizi bir bebek olarak çıkarıyor, sonra olgunluk çağma eresiniz diye büyütüyor, sonra da yaşlanasınız diye. içinizden kimi de daha Önce vefat ettirilir. Belirli bir süreye eresiniz ve gerek ki aklınızı kullarlasınız diye.
    Yusuf 109 :
    Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de ancak şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkeklerdi. Şimdi o yerde dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden önce gelip geçenlerin akibetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar ya! Elbette ahiret evi korunanlar için daha hayırlıdır. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
    Yusuf 1 :
    Elif. Lam, Ra. İşte bunlar, sana apaçık kitabın ayetleridir!
    Hacc 16 :
    Ve işte Biz onu (Kur'an'ı) böyle apaçık ayetler olarak indirdik. Çünkü Allah istediğine hidayet eder.
    Suara 2 :
    Bunlar sana o apaçık Kitab'ın ayetleridir!
    Neml 1 :
    Ta, Sin. Bunlar sana Kuran'ın ve apaçık bir kitabın ayetleridir,
    Kasas 2 :
    Bunlar, sana o apaçık kitabın ayetleridir!
    Bakara 159 :
    İndirdiğimiz apaçık ayetleri ve doğruyu, Biz onları insanlar için kitapta iyice açıkladıktan sonra, gizleyenlere Allah da bütün lanet edebilenler de lanet eder.
    Bakara 213 :
    İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah, nimetinin müjdecileri ve azabın habercileri olarak peygamberleri gönderdi ve onlarla birlikte insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda hakem olması için hak ile kitap indirdi. Bunda da yalnızca kendilerine kitap verilenler, kendilerine bunca apaçık ayetler geldikten sonra tutup aralarındaki ihtiras yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle inananları anlaşmazlığa düştükleri hakka doğrudan ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola çıkarır.
    Enam 57 :
    De ki: "Ben Rabbimden apaçık bir delile dayanmaktayım, siz ise O'na yalan dediniz. Çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde değil; hüküm ancak Allah'ındır. Gerçeği O anlatır. Hem O, gerçeği batıldan ayırt edenlerin en iyisidir.
    Enam 157 :
    Yahut: "Eğer bize kitap indirilmiş olsaydı, herhalde onlardan daha çok muvaffak olurduk." demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi. Artık Allah'ın ayetlerini inkar edenden ve onlardan alıkoymaya kalkışandan daha zalim kim olabilir? Elbette Biz, o ayetlerimizi engellemeye yeltenenleri, bu suçları sebebiyle, en müthiş bir azapla cezalandıracağız. Yahut: "Eğer bize kitap indirilmiş olsaydı, herhalde onlardan daha çok muvaffak olurduk." demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi. Artık Allah'ın ayetlerini inkar edenden ve onlardan alıkoymaya kalkışandan daha zalim kim olabilir? Elbette Biz, o ayetlerimizi engellemeye yeltenenleri, bu suçları sebebiyle, en müthiş bir azapla cezalandıracağız.
    Araf 105 :
    Allah'a karşı birinci görevim, gerçekten başka birşey söylememektir. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Artık İsrail oğullarını benimle beraber gönder." dedi.
    ALLAH a emanet olun.
    Kardeşiniz
     
  8. Gûl-i Misbah

    Gûl-i Misbah Astemerya

    Katılım:
    18 Mart 2008
    Mesajlar:
    2.374
    Beğenileri:
    0
  9. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Nereden Geldik..Nereye Gidiyoruz..





    [​IMG]
    Bir zamanlar bizim dünyamızda her şey çok renkli ve çok derindi; öyle ki, bu âlemde her zaman sağlam bir dünyevîliğin yanında engin bir uhrevîlik göze çarpardı. Onun atmosferine girenler, idrak seviyelerine göre burayı ötelerle beraber yaşar ve kendilerini bir enginliğin üveyki gibi görürlerdi. Bazen umumî hava bir kısım olumsuzluklarla kararsa da, onun atmosferinde hiçbir zaman rahatsız edici bir sis ve duman görülmezdi. Hele şimdilerde olduğu ölçüde bir kirlilik asla söz konusu olmazdı.. bazen ufkumuzda bir kısım bulutlanmalar ve içtimaî kırılmalar müşahede edilse de, arkasından hemen bu tür menfîliklere sebebiyet veren şiddetler, hiddetler, öfkeler diner ve yeniden gönüller arası rûhî münasebetler teessüs eder, derken her şey bir kere daha yerli yerine otururdu.O zamanlar ilhad ve küfür bu kadar açık, bu kadar saygısız, bağnazlık ve taassup da bu kadar derin değildi. Hemen herkeste ve her kesimde tam olmasa da şöyle-böyle insan olarak yaratılmış bulunma şuuruna vâbeste bir merhamet ve şefkat hissi hâkimdi. Yer yer bu insanlarda da belli sebep ve sâiklere bağlı bir kısım hırçınlıklar ve feveranlar meydana gelse de, biraz sonra havaya hemen “hilm u silm” duygusu hâkim olur; sabır o güçlü tesirini ortaya koyar; derken biraz önceki taşkınlıklar, feveranlar da yerlerini sımsıcak bir mülâyemete bırakırlardı.Bu böyleydi, zira bu dünya insanları, hemen herkesi kendileri gibi düşünür, başkalarından bekledikleri saygı ölçüsünde ve daha fazlasıyla onlara karşı saygılı olmaya çalışır; bir adım daha atarak onların elem ve lezzetlerini paylaşır ve arzu eden herkese kalblerinin kapılarını ardına kadar açarlardı. İnsaflıydı onlar; adalete önem verir ve hakkı tutup kaldırmada adeta yarışırlardı. Evet onlar, önce kendi millet ve vatandaşlarına, sonra da bütün insanlığa karşı fevkalâde âdil ve merhametliydiler; başları sıkıştığında kurt-kuş gelip onların şefkatlerine sığınırdı. Ne kendi aralarında ne de başkalarına karşı kat’iyen hır-güre sebebiyet vermez ve hır-gür çıkaranları da önce diplomasiyle sonra da insanî bir zecirle yola getirmesini çok iyi bilirlerdi.Bağrında yetiştikleri kültür ortamının yanında, kendi ruh ve mânâ köklerine dayanmaları, an’ane, gelenek ve dinî değerlerinden beslenmeleri sayesinde çok defa kendilerini cennetlikler arasında ve Cennet koridorlarında yürüyor gibi görür, hep öteler mülâhazasıyla yaşar, ufuklarına akan mâverâîliklerle kendilerinden geçer ve tali’lerine tebessümler yağdırırlardı. Aslında onların böyle güzel görüp güzel düşünmeleri en olumsuz şeylerin arka planında dahi bazı güzelliklerin bulunabileceği inançlarından kaynaklanmaktaydı. Bu itibarla da onlar, gidip gidip çirkinliklere takılma yerine, elden geldiğince her şeyin güzel yanlarını görmeye gayret eder, topluma zarar vermeyen çirkinliklere göz yumar, şunun-bunun ayıplarıyla uğraşma saygısızlığına girmez; sürçen ve düşenlerin elinden tutar ve bir kıblenümâ gibi herkese insanî ufkunu göstermeye çalışırlardı. Böyle davranırlardı, zira onlar, şimdilerde bazılarımızda görüldüğü gibi özlerinden kopmamış ve kendi değerlerine karşı da yabancılaşmamışlardı. Onların nazarında madde-mânâ, dünya-ukbâ tıpkı bir ruh ve ceset gibiydi; birinden bakınca öbürü, ondan bakınca da beriki görünürdü.Evet onlar, o ruhî ve fikrî zenginlikleri sayesinde asla ikilem yaşamaz; ilim-din ayrılığıyla uğraşmaz, fizik ve metafiziği birbirine zıt mütalaa etmez ve din ü dünya farklılığına takılmazlardı. Aksine bunların hepsini, aynı hakikatlerin farklı yüzleri gibi görür ve her şeyi, herkesi barıştırmaya açık aydınlık ufuklarının enginliğinde hep huzurla soluklanırlardı. Bakış açıları bu kadar geniş o temiz vicdanlar, varlık, eşya ve hadiseleri her zaman doğru yorumlamaları neticesinde, görüp duyduklarından, duyup değerlendirdiklerinden gönüllere akan mânâ ve mazmunlarla rengarenk dantelalar örgüler ve hep mâverâî derinliklerde dolaşırlardı; dolaşır ve her şeyin, herkesin dilinden farklı türküler dinler ve varlığın bağrında köpürüp duran bir şiir ve bir sevgi tufanıyla kendilerinden geçerlerdi. Her zaman kendi millî çizgilerini koruyan ve kendileri olarak kalmada kararlı bu gökçek yüzler, atalarından tevârüs ettikleri değerlerle o kadar içli-dışlı olmuşlardı ki, geçmişi, içinde bulundukları zamanla beraber yaşar, hâli bir sermaye gibi değerlendirir, geleceği de ümit, iman ve azimlerine emanet ederek gerçek bir mevcut gibi görürlerdi.O günler bizim altından günlerimizdi.. ve gecesiyle-gündüzüyle, baharıyla-yazıyla, sonbaharıyla-kışıyla her şey millî ruh yörüngeliydi. Bize ait o günlerde her mevsim farklı bir güzellikle gelir ruhlarımızı okşar, her gün ve gece de bir şölen canlılığıyla hissiyâtımız üzerinde tüllenir dururdu.Eyvâh ki o günler bir bir karardı, o güzellikler de peşi peşine sararıp soldu ve dört bir yan yeni bir bahara emanet gidip hazana teslim oldu.. eyvâh ki garip bir “Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu / Gülistanda katmer güller kalmadı / Şecerler kırıldı bârlar döküldü / El atacak dahi dallar kalmadı!” (M. Lütfî Efendi) Biz, bilinmedik şekilde bir nazara mı çarpıldık, yoksa bir kere daha şeytanın oyununa mı geldik!.. Geldik de, değiştirme, dönüştürme gibi bir misyonumuz olmasına rağmen korkunç bir değişim ve dönüşüme mi uğradık?!. Dimağlarımız şeytanî kurgularla lebâleb; dillerimizde yabancı türküler.. ve aynı zamanda ifadelerimiz de fevkalâde kirli. Doğrusu çok ciddi şekilde yabancılaşarak kendimizden uzaklaştık ve “eski-yeni” deyip birbirimizin kurdu haline geldik; öyle ki düşüncelerimiz sürekli kin ve nefret üretiyor.. mülâhazalarımız şeytanın vesveselerine denk.. kararlarımız da tam ona göre. Oturup kalkıp her zaman nifâka, şikâka kürek çekiyoruz.. etrafımızı yakıp yıkmayı marifet sayıyor ve hesaplarımızı hep ihtilaf ve iftirak yörüngesinde götürüyoruz. Yok özbeöz kardeşlerimize insafımız, olduğu kadar can düşmanlarımıza.. yok en küçük bir şefkatimiz öz vatandaşlarımıza. Öyle ki, bazen en küçük menfaat mülâhazası veya makam, şöhret sevdası gibi bir his, en sevdiklerimize karşı münasebetlerimizi kesip atmamıza yetiyor. Çoklarımız için bugün demagoji en mergup metâ ve geçerli akçe.. diyalektikte ise doğrusu üzerimize yok. Öyle bir ifade tarzımız ve üslubumuz var ki, ağzımızı her açışımızda bir sürü çam deviriyor ve bir sürü de ruhun kanına giriyoruz. Bazılarımızca din ve mukaddesâtın hafife alınması ahvâl-i âdiyeden.. kimisi, rahatlıkla -yüz bin kere hâşâ- Allah’a saldırabiliyor; Peygamber’e dil uzatıp O’nu küçük görebiliyor.. -tabiî onun densizliği- Kâbe, Ravza deyip ulu orta konuşabiliyor. Bu açıdan da denebilir ki, eski tiranlar bile dine-diyânete saygısızlıkta bu kadar ileri gitmemişlerdi.. evet, firavunlar, nemrutlar bile hiçbir zaman bu ölçüde bir seviyesizliğe düşmemişlerdi. Eski-yeni diktatörlerin, tiranların ağızları hiçbir zaman bu kadar yırtık, düşünceleri bu kadar kirli ve beyanları da bu kadar saygısızca olmamıştı. Dahası, geçmişin o cebbar sîmâları, bazıları itibarıyla ulûhiyet iddiasında bulundukları halde her zaman hasımlarına kendilerini ifade etme imkânını vermiş ve onları dinleme centilmenliğinde bulunmuşlardı. Keşke içimizdeki bir kısım Allah Peygamber düşmanları da bu kadar insaflı olabilselerdi.. ve keşke bu endâzesiz ağızlar çağımızın bir kısım despotları yerine şanlı geçmişimizin aydınlık şahsiyetlerini örnek alabilselerdi!.. Ama kim bilir belki de bunca inhiraf ve kaymalardan sonra bir gün biz de kendi millî yörüngemizi bulur ve yeniden kendi derinliklerimize uyanırız!..“Âbisten-i safâ vü kederdir leyâl hep,Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar” (Rahmi)



    Abdülkadir NİDA (Damlalar)
     
  10. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    NEREDEN GELDİK, NEREYE GİDİYORUZ?

    Önce Ankara Antlaşması imzalandı, sanırım 1962 yılında. Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Devletleri arasında. Otuz beş yaşını aşmamış – şair Cahit Sıtkı boşuna dememiş yolun yarısı eder diye - olma birinci koşul. İkincisi ve en önemlisi de Avrupalıların seçtiği hekimden sağlam raporu almak. Sırım gibi Anadolu yiğitleri doldular trenlere, vapurlara, otobüslere ve böylece başladı umuda yolculuk. Elde küçük bir valiz, cepte birazcık para. Geride kaldı yaşlı atalar, gözü yaşlı çoluk çocuk.
    Almanlar davul zurna ile karşıladı "misafir işçilerini". Yani kalıcı değil, biraz kalıp gidici. Bana gel, suyunu ver limon gibi ve sonra ülkene dön posa olarak der gibi birşey. Belçikalılar ise "göçmen işçi" dediler onlara. Aile birleşimi kapılarını açık tuttular baştan beri. Yani gel yerleş, kur evini, getir karını ve çocuklarını da buraya. Ve çocuk yapmaya devam et, çünkü çocuk parası vereceğim sana bol bol, dört çocuktan sonra vergi de ödemeyeceksin dendi onlara. Doğum oranı ölüm oranından daha düşük Belçika'da. Yerli nüfus yaşlanıyor, demografi (nüfusbilim) bozuk, faal nüfus yenilemiyor kendi kendini… Bizim kadınlar bireysel özgürlüklerini, vücut özerkliklerini, ekonomik bağımsızlıklarını aldılar bir kez 68 kuşağının etkisiyle. Erkeklerimiz onları seçmiyor, onlar erkek seçiyorlar. Yatıyorlar, ama çocuk yapmıyorlar. Ekonomilerimizi sizlere muhtaç ettiler, çok ayıp doğrusu!
    Biz sizden fazla bir şey beklemiyoruz. Bizimkilerin yapmak istemediği pis, tehlikeli, sağlığa zararlı, ağır işleri yapın yeter. Bak iyi para vereceğiz sizlere, boşuna değil herhalde. Akıllı, mantıklı, duygulu, kültürlü, tahsilli olmanıza gerek yok. Yapacağınız işler bunları gerektirmez. Kömür ocaklarında, metallürjide, kimyada, inşaatta, fabrikalarda gece postalarında çalışacaksınız nasıl olsa. Toz yutacaksınız, kaza geçireceksiniz, meslek hastalıklarına yakalanacaksınız. Önemli mi canım? Paranızı vereceğiz dedik ya ! İtaatkâr olun yeter. Sosyal haklar cennetinde yaşatacağız sizi. Hem siz haram sevmezsiniz. Kısa sürede otomobiliniz de olacak. Ehliyetinizi postacı kutunuza atacak. Karınız yoksa veya gelemediyse hiç üzülmeyin. Bizim sarışınlar sizin kara bıyıklarınızı çok seviyorlar - özellikle paralarınızın ödendiği günlerde! Hey gidi güçlü Türk erkekleri, gösterin bakalım kendinizi. Hem Fransızcada güzel bir deyim var : Türk gibi kuvvetli! Kore'de de sırtınızı sıvazlayıp benzeri şeyler yaptırmadık mı size? Kore nire, Türkiye nire? Hem çok istiyordunuz Avrupa'ya girmeyi. 1566 da yorulup Viyana'dan dönmediniz mi? Buyrun şimdi içeri.
    Anladınız değil mi? Bizim bir çift kola ihtiyacımız var sadece. Düşünme ve duygusallık gerekmiyor. Belçikalı bir sosyolog (toplumbilimci) bir televizyon programında aynen şöyle dedi : "Biz onları kol olarak getirttik, fakat şimdi anlıyoruz ki kalpleri de varmış. Hayret doğrusu!" Çok çalışın, kötü ve ucuz yaşayın, para biriktirin, ülkenize dönünce adam muamelesi yapsınlar. Hem senin ülkende "paran kadar konuş", "kaç paralık adamsın", "köşeyi dönme" gibi deyimler çok sık kullanılıyormuş.
    Avrupa ile entegrasyon mu, uyum mu, bütünleşme mi? O da neymiş? Sen buraya çalışmaya geldin. Unut öyle şeyleri. Onları zamanı geldikçe yavaş yavaş konuşur, yavaş yavaş çözeriz. Haydi sen işine bak. Kendi mahallende otur, kendi kahvelerine git, kendi dilini konuş. Sen buraya bizimle konuşmaya gelmedin ki! Senin yerin belli, rolün belli. Hem ne pislik yapacaksanız kendi aranızda yapın, bize dokunmayın, uzaktan sevelim birbirimizi. Bizim alt tabaka sevmese de sizleri, ekonomi kurmaylarımız çok memnunlar sizlerden. Her yerde Türkler çok çalışkan, çok dürüst insanlar diye söz etmiyorlar mı? Siz boş verin o birkaç besleme ırkçının dediklerine, yaptıklarına, yaktıklarına...

    Korkmayın biz gereğini yaparız. Burada demokrasi var, insan hakları var. Derdinizi anlatmanız için tercümanlar var. Buraya gelmek için can atanlar var, hayatını tehlikeye atanlar var, iltica edenler var, sahte evlilik yapanlar var, kaçaklar var, hapiste yatanlar var, sınırdışı edilenler var, sömürenler var, sömürülenler var, uçaklar var, gemiler var, cenaze dernekleri var… Olacak o kadar… sizde TV programı değil mi? Hem şunu bilin ki bizim buradaki işler iyi gitmezse, sizin oradaki işler hiçbir zaman düzelmez. Sizinkiler tarım ürünü, işgücü, gelin, damat ihraç ediyorsa, bizimkiler de savaş ihraç ediyor. Çok çabuk dolduruşa geldiğinizi de biliyoruz ayrıca. Sonra yediririz sizleri sizlere. Ona göre ayağınızı denk alın, dediğimizi yapın, ukalalık istemez! Hem biz size gerçekten hayranız, ama gizli bir hayranlık bu. Helâl olsun size. Nasıl başardınız şu 20 senedir % 100 enflasyon ile yaşamayı ve bu arada % 5-6'lık bir kalkınma mucizesini? Hem bu arada Nataşa'ları da ihmal etmeden, hakkını her yönüyle vererek ve de karşılığını alarak. Kayıtsız ekonomi, çocukların çalıştırılması, hayali ihracat, uyuşturucu trafiği, sokak çocukları, boğaz köprüsünden atlayanlar, dama çıkanlar, başbakanlık önünde soyunanlar, vergi kaçıranlar, yurtdışına kaçanlar… bunların hepsi faso fiso. Sizin başarılarınızı çekemeyenler uyduruyor bütün bunları! Biz kulak asmıyoruz. Siz de asmayın. Sıkmayın tatlı canınızı.
    İlk hedefiniz çaktırmadan Belçikalılaşmaktır. İleri!..

    NOT : Ufak tefek yerel farklılıklara rağmen, bu yazının içerdiği ve sunduğu fotoğrafın yurttaşlarımızın yaşadığı tüm Avrupa ülkeleri için de geçerli olduğuna tüm içtenliğimle inandığımı belirtmek isterim. Bizler gerekli ve yeterli bilinç düzeyine ulaşmadıkça ve haklarımızı savunmak için yerel gerçeklere uygun şekilde örgütlenmedikçe, her zaman, orada ve burada, bizleri gütmek isteyenler olacaktır. Unutmayalım ki güdenler, kötü bile olsalar, çıkarlarını insan haysiyetinin üstünde gören insanlardır. Güdülmeyi kabullenenler ise insanlık bilincini yakalamak için yeterince gayret göstermeyen veya gösteremeyen teslimiyetçi zihniyet sahipleridir. Benliğimizi korumaya evet, evrenselliği inkâra hayır !..





    Yakup YURT
     
  11. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    BEN NEYİM?.. NEREDEN GELDİM?.. NEREYE GİDİYORUM?.. NE YAPMALIYIM?..



    Sen topraktan hülasalaştırılmış bir kan pıhtısından bir çömlek, bir de ulvi bir ruhtan ibaret bir insansın...

    Bir Faatır-ı Hakiim Celle Celaaluh tarafından yaratılmış bir insansın...

    Aslii vatanından ayrılan bir keklik, şu anda çömlek kafesi içerisinde hapsolmuş bir insansın..

    Bu kafes içinde kalman muvakkat...

    El Baasıt, El Baari', El Haalık sıfatlarıyla seni yaratan ve bu kafese hapseden Allah Teaala vakti gelince seni kafesten çıkarır, Huzuru'na davet eder.

    Sen de Huzuru'na gidersin...

    Şu dünya hayatında yap dediğini yapsan, yapma dediğini terk etsen maksadına ulaşır, kafesten çıktıktan sonra da geldiğin yaylaya gidersin...


    Şerhi:......

    Doğrusu Rabb'imin emriyle ve iradesiyle en güzel bir yayladan sevk edilmiş bir güvercin gibi ruhum bu cismani heykelde ikamet etmektedir. Halen dar-ı dünyada vazifeli bir asker ve memurum. Ahlaken kendimi fenalıklardan temizlemek mükellefiyetindeyim.

    Sonra miad tamam olunca ruhumun içinde bulunduğu kafes, darmadağınık olur; asli olan toprağa dönüşecektir. Keklik gibi olan ruhum ise ölmez, ebedi bir varlıktır.

    Bedenim çömlek gibi yıkılıp dağıldıktan sonra, zerreler, gezegenler de bedenim gibi yıkılacak sonra var olacak; işte o kıyamet...

    Bedenimin yıkılması küçük, maddelerin tümünün yok olması da büyük kıyamet...

    Bu oluştan sonra, tekrar Allah Teala yeni bir oluşla alemi yaratacak; bu arada dağılmış cesedimin cüzleri de tekrar bina olacaktır. Yine keklik gibi olan ruhum aynı kafesiniçine girecektir.

    Şimdi imtihan günü ve hesap...

    Bu hesapta ruhum saiid ise cennetle dilşaad.. Şakii ise vay halime!..

    Ey Uluların ulu'su, Ey Rahman ve Rahiim ismiyle tecelli eden Allah'ım!..

    Sen'den San'a sığınırım. Beni de Hazreti Ahmed aleyhissalatu vesselam'ın ümmetinden sevdiklerinin topuğuyla şereflenmiş, dostlarının eteğine yapışmış zümreye ilhak buyur.. Anamı babamı ve tüm dostlarımı da....

    Vesselamu Ala Külli abdin Mustafa
     
  12. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    NEREDEN GELDİK ?... NEREYE GİDECEĞİZ ?..

    Bir gün ansızın bu dünyaya gözlerimizi açıverdik…. O anı hatırlayamıyorsunuz değil mi ?... Ama hafızanızın bir köşesinde, derinde… çok gizli bir yerde o anın görüntüleri mevcuttur.İnsanlar genelde belli bir yaştan öncesini hatırlayamazlar.halbuki o anılar hafızamızın bir köşesinde kayıtlıdır….
    Mesela siz !... Bu dünyaya geldiğiniz andan itibaren ilk hatırladığınız nedir ?....
    Annenizin sesi mi ?... Yoksa babanızın şefkatli bakışları mı ?
    İlk hatırladığınız anınız kaç yaşınıza ait ?...bir düşünün…
    Allah sizi annelerinizin karınlarından çıkardı, hiçbir şey bilmiyordunuz; şükredebilesiniz diye size işitme gücü, gözler ve gönüller verdi. NAHL SURESİ 78.

    İnsanların çoğu üç yaşından öncesini pek hatırlayamazlar.Çünkü bellek ve hafıza kayıtları o yaştan itibaren gelişmeye başlar.ama o ana kadar olan kayıtları beynimizin bir köşesinde saklı bulunmaktadır.fakat erişemeyiz onlara…

    Sizi bir tek canlıdan yarattı; sonra o canlıdan onun eşini vücuda getirdi. Ve sizin için davarlardan sekiz çift indirmiştir. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, bir yaratıştan öbürüne geçirerek oluşturuyor. İşte Allah! Budur sizin Rabbiniz! Yalnız O'nundur mülk ve saltanat! İlah yoktur O'ndan başka! Hal böyle iken nasıl oluyor da gerçeğin tersine döndürülüyorsunuz?! ZÜMER SURESİ 6.

    Peki ya, doğumunuzdan öncesini hatırlıyor musunuz ?...Gülecekseniz tabi ki… üç yaşından öncesini hatırlayamayan insan nasıl olurda doğumundan öncesini hatırlayabilir ?Ama biz bedenen doğmadan önce, ruh olarak bir yerlerdeydik…. Değil mi ?Acaba neredeydik ?...ne yapıyorduk ?... Hiç kendinize bu soruyu sordunuz mu ?...

    Allah'a nasıl nankörlük ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O'na döndürüleceksiniz. BAKARA SURESİ 28.

    İşte günlük yaşamımızın koşuşturma ve telaşı içinde kendimize sormadığımız ilk soru budur;…
    Nereden geldik ?...
    Para kazanma hırsı içindeki insan nedense bu soruyu hiç aklına getirmez….
    Hayata gelmemizin tek amacı; doğmak, büyümek, üremek ve ölmek değildir…. Bu teori ancak hayvanlar için geçerlidir…. Ama insan, düşünen bir varlıktır…. Ve o düşünen varlık, nedense bu soruyu kendisine hiç sormaz….Para kazanma, rahat yaşabilme telaşı içindeki insanın kendisine sormayı ihmal ettiği bir soru daha vardır;
    Nereye gideceğiz ?...
    Öyle ya, insan doğar, büyür, çoğalır ve ölür… peki ölünce nereye gideceğiz ? Ne olacağız ?... Bizi neler bekliyor ?....sorusunu hiç aklımıza getirmeyiz.

    Her benlik ölümü tadacaktır. Hak ettiğiniz karşılıklar size, kıyamet günü, eksiksiz bir biçimde mutlaka verilecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kesinlikle kurtulmuş olacaktır. İğreti-sefil hayat aldatıcı bir yararlanmadan başka şey değildir.ALİ İMRAN SURESİ 185.

    Doğum gününü kutlayan insan, bir gün ölüm günü de olacağını nedense hiç düşünmek istemez. Ölümü kendisine yakıştırmaz. Uzak görür kendine ölümü… yada hayatın kazanma hırsı dolu mücadelesi içinde öylesine meşguldür ki, ölümü düşünecek vakti yoktur…
    Oysa ki ölüm, bize bir nefes kadar yakındır…. Bir sistol, diyastol kadar yakındır….düşünmek istemeyiz ölümü… çünkü bu moralimizi bozar…gelecek ile ilgili yaptığımız planları bozar…yaz tatili için yapmış olduğumuz hayallerimizi yıkar. Ev sahibi olamadan bir mezar sahibi olabileceğimiz düşüncesi ne korkunçtur değil mi ?
    İşte bu yüzden düşünmeyiz ölümü….çünkü bizi hayata bağlayan bu güzel hayallerdir…biz bu hayaller ile yaşar, bu hayaller ile yaşlanırız….
    Yarın öleceğini bilen bir insan için yaşam ne ifade eder ki ?
    Ama yine de siz siz olun…. Biran durup düşünün ve kendinize şu soruyu sorun;
    Nereden geldik ?.... Nereye gideceğiz ?....
    İşte o vakit, bu dünyadaki varlığımız bize çok farklı bir anlam ifade edecektir….belki yaşamın acımasız, hırs dolu koşuşturması içinde ne için yaratılmış olduğumuzun cevabını bulabilir,… kendimizi, bu dünyada bir şeyler elde edebilme yarışından biran olsun kopartabiliriz….

    Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım. ZARİYAT SURESİ 56.

    Kim bilir belki de, bu dünya için kazanamadıklarımızı, öbür dünya için, bu dünyada kazanabiliriz….

    Ey iman edenler! Allah'tan korkun! Ve her benlik, yarın için önden ne gönderdiğine bir baksın. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır. HAŞR SURESİ 18.
     
  13. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    [​IMG] NEREDEN GELDİK - NEREYE GİDİYORUZ :
    İçinde 100 milyar galaksinin, 20 milyar defa trilyon yıldızın, bir o kadar gezegenin, beyaz ve siyah cücelerin, kızıl devlerin, nötron ve pulsar yıldızlarının, kuasarların ve karadeliklerin yer aldığı uçsuz bucaksız bir evrende bulunmaktayız. Üzerinde yaşadığımız dünya gezegeni bu sayısız gök cisimlerinden sadece bir tanesi ...
    Evrendeki her cisim hareket halinde, hiç birisi yerinde sabit durmuyor, her biri hem kendi etrafında, hem kendinden daha büyük bir başkasının etrafında dönüp duruyor, Hepsi doğuyor, yaşıyor ve sonunda mutlaka ölüyor...
    Bu içinde yaşadığımız evren nereden ve nasıl ortaya çıktı ?

    İçinde binlerce parçacığın yer aldığı ve maddenin en küçük birimi olan bir atom, parçacıkların hepsi hareket halinde, kimi 10-25 saniye kimi 1032 yıl yaşıyor, sonunda mutlaka ölüyorlar ve hemen sonra yeniden yaratılıyorlar. Evrendeki bütün cisimlerin hareket ve pozisyonları önceden hesaplanabilirken, bir atomun içindeki parçacıkların ne zaman ne yapacakları asla bilinemiyor.
    Bir saniyede 300.000 km hızla gidebilen ve dünyanın çevresini 8 defa dolanabilen ışık, nereden çıkarsa çıksın hızı hep aynı, evrenimizin en büyük hızı, onun hızına ulaşan cismin kütlesi sonsuz, boy sıfır oluyor ve üzerindeki zaman duruyor ... Buna rağmen en yakınımızdaki Andromeda galaksisine 2.3 milyon yılda ulaşabiliyor. Sadece ışığa ait olan bu acayip özellikleri ona kim neden verdi ?
    Dünya üzerinde yaşayan bütün canlıların en küçük birimi olan bir hücre, içinde on binlerce organel, hepsi bir hareket halinde, hepsinin ayrı bir görevi var, birer motor gibi çalışıyorlar ... En ortada bir çekirdek, onun içinde de 46 tane DNA molekülü, her DNA'ya 3.5 milyar bilgi depolanmış, her DNA saniyede 100 defa açılıp kapanıyor ve her açılışta bir bilgi çıkarıp bir proteinin oluşmasını sağlıyor. Ve bir insan vücudunda böyle 60 trilyon hücrenin bulunması ... Bu kadar karmaşık ve kompleks sisteme neden gerek duyuldu ?
    Bütün bunlar nereden ve nasıl ortaya çıktı, sistemler nasıl işliyor, sonsuz dengeye sahip muazzam karmaşık sistemler daha basit olamaz mıydı, bütün bunlara neden gerek duyuldu, kim yaptı, neden yaptı ... ?
    Biz insanoğlunun bu korkunç oluşumların yanındaki yerimiz ne, ne yapmak için yaratıldık, amaç neydi ?
    Nereden geldik, nereye gidiyoruz ... ?
    Ve, her şey : niçin ?
    İnsanoğlu bundan 2600 yıl önce bunları düşünmeye başladı, bilimi başlattı, onu geliştirdi, ispatlar, keşifler yaptı, bilim teknolojiyi geliştirdi, teknoloji bilimi daha da ileri götürdü. Ve sonunda olayları çözdü, doğayı ve doğa yasalarını bilim yolu ile inceleyerek nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu anladı.
    Sahip bulunduğumuz bilim bugün Big Bang'ın 10-43 'cü saniyesinden bir karadeliğin tekillik noktasına, 10-33 cm boyundaki bir sicim parçacığından 18 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir kuasar'a kadar olan bütün doğa olaylarını kozmoloji, kuantum mekaniği, relativite teorilerinin ışığı altında mükemmel şekilde izah edebilmektedir.
    Evrendeki bütün kozmik olaylar, Big Bang teorisi, galaksiler, yıldızlar, nükleer reaksiyonlar, relativite teorileri, karadelikler ve arkasındakiler, bir atomun içindeki dünyalar, kuantum teorisi, enerji, entropi, kütle, zaman, simetri, süpersimetri, bilimin başlaması ve gelişmesi, önemli bilim adamları ve buluşları, bilimin son sınırına mı gelindiği, moleküler biyoloji, hücre, moleküller, DNA, RNA, hücrelerin intihar teorisi, kalıtım, evrim ve evrim teorisi, genler, genome projesi, insanın evrimi, canlı türleri, beyin, zeka, nöronlar, yapay zeka ve robotlar, yıldızlar arası haberleşme ve yolculuklar gibi binlerce konuyu formüllere denklemlere girmeden popüler anlatım şeklinde açıklayacağım.

    YALÇIN İNAN
     
  14. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    [​IMG] BİG BANG : HER ŞEYİN BAŞLANGICI
    Bundan 15 milyar yıl önce, ortada henüz bir ‘gün' yokken bir patlama oldu. İğne ucu büyüklüğündeki bir nokta birden patladı. İçine bir evren malzemesinin sıkıştırılmış olduğu sonsuz yoğun ve sonsuz sıcak bir tekillik birden patladı. Patlama ile birlikte bir atom çekirdeği büyüklüğündeki hacmin içine sıkışmış enerji serbest kaldı, mekan ortaya çıktı, zaman akmaya başladı ve madde şekillenmeye başladı. İnsan aklının asla düşünemeyeceği şiddetteki bu patlama her şeyin başlangıcı olmuştu.
    Bu olaya Big Bang veya Büyük Patlama adı verilir. İnanılması çok güç de olsa içinde yaşadığımız uçsuz bucaksız evrenin başlangıcı böyle olmuştu.
    Big Bang Teorisi 40 yıl boyunca tartışıldı, sonunda matematiksel ve deneysel ispatları bulundu. Durağan evren modelini savunanlar, yani evrenimizin ezelden beri mevcut olduğunu ve onun sonsuza kadar devam edeceğini savunan bilim adamları pes etti. Son 38 yıldır teorinin bir karşıtı bulunamadı ve evrenin oluşumu ile ilgili tek teori olarak yerini aldı. Bu olay bilimin en büyük başarısı olmuştu. Son 80 yıl içinde geliştirilen modern kozmoloji, parçacık fiziği, relativite teorileri ve kuantum mekaniği bilimlerinin yardımı ile ve delilleri ile açıklanan Büyük Patlama konusunda artık hiçbir şüphe kalmamıştır.
    Big Bang Teorisinin ispatları: 1915'deki Einstein'ın Genel Relativite Teorisinin ‘genişleyen evren' modelini öngörmesi, 1929'da E. Hubble'ın galaksilerin bizden ve birbirlerinden uzaklaşmakta olduklarını keşfetmesi, 1948'de G. Gamow'un patlamanın ilk saniyelerindeki olayları matematiksel olarak hesaplaması ve bir arkaalan mikrodalga ışımasını öngörmesi, 1964'de Penzias ve Wilson'un bu ışımayı keşfetmeleri, 1992'de COBE yapay uydusunun bu ışımayı aynı değerde teyidi, evrendeki bugünkü elementlerin oranının patlamanın ilk saniyelerindeki oranına tam olarak uygun düşmesi.
    Patlamadan önce ne vardı, o muazzam miktardaki evren malzemesi nereden toplanmıştı, bir tekilliğe nasıl sıkıştırılmıştı, ne zamandan beri oradaydı, kim patlatmıştı ve niçin patlatmıştı ... ? Bütün bu sorulardan sadece ‘nasıl oldu' nun patlamadan sonraki safhalarını bilmekteyiz. Yani, Büyük Patlama'nın 10-43 'cü saniyesinden bugüne geçen süre içindeki bütün olayları net ve kesin olarak açıklayabilmekteyiz. 10-43 'cü saniye ile sıfır saniye arasında sahip olduğumuz bilim yetersiz kalmakta olup bu aralıktaki olayları hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Sıfırıncı saniye ve arkası ise bize yasaklanmış durumdadır. Sıfırıncı saniyeyi açıklayabilmiş olsaydık, o zaman, Tanrı ile tanışmış duruma gelebilirdik ki bu imkansız bir şeydir.
    [​IMG] Big Bang Senaryosu :
    Sıfırıncı zaman: patlayan nokta bir tekilliktir, hacim sonsuz küçük, yoğunluk ve sıcaklık sonsuzdur.
    10-43 'cü saniye: yani, birinci saniyenin on milyon kere trilyon kere trilyon kere trilyonda birinde bizim bildiğimiz zaman başlar. Bu andaki evrenin sıcaklığı 1032 derece, oluşan uzayın çapı 10-32 metre, yani bir metrenin milyar kere trilyon kere trilyonda biridir. Bu sırada evren bir atom çekirdeğinden 1020 defa daha küçüktür.
    10-43' cü saniye insanoğlunun bilebileceği en küçük zaman birimi olup buna ‘Planck zamanı' adı verilir. Bundan önceki zaman içinde olup bitenler, şu andaki bilgilerimize göre, asla bilinemeyecektir. 10-43 'cü saniyede parçacık ve antiparçacıkların egzotik karışımından oluşmuş ilkel bir çorba vardır. Ortada henüz tek başına duran bir parçacık yoktur.
    10-35' ci saniye: birden bir şişme (enflasyon) meydana gelir. Evren bir önceki halinin 1050 katına erişerek müthiş bir hızla bir tenis topu büyüklüğüne genişler. Sıcaklık aniden 1023 dereceye düşer. Ortada kuarklar, leptonlar ve antileri vardır. Sonunda sıcaklık 1020 dereceye iner.
    10-32 'ci saniye: sıcaklık 1023 dereceye yükselir. Evrenin çapı 0.5 metre olur. Kuark ve leptonlar etrafta dolaşırlar.
    10-20' ci saniye: sıcaklık 1018 dereceye iner, evrenin çapı 105 metreye çıkar. Kuark ve antikuarklar birbiri ile çarpışıp birbirlerini imha ederler.
    10-12' ci saniye sıcaklık 10-15 dereceye düşerek bir donma noktası yaşanır. Kuarkların sayısı daha fazla olduğundan onlar yaşar, antikuarklar ise yok olurlar.
    10-18 'ci saniye: sıcaklık 1014 derecedir. Ortada kuarklar, elektronlar, foton ve nötrinolar vardır.
    10-4 'cü saniye: evren bir güneş sistemi boyutuna ulaşır, baryonlar sahneye çıkar. Sıcaklık 1012 derecedir. Kuarklar birleşerek proton ve nötronları oluşturur.
    14'cü saniye: nükleer füzyon olayı başlar, proton ve nötronlar birleşerek atom çekirdeğini oluştururlar.
    10.000'ci yıl: sıcaklık 1 milyar derecedir. Ortada çekirdekler ve elektronlar vardır.
    100.000'ci yıl: etraftaki elektronlar çekirdeklerce yakalanır ve atomlar şekillenir. Madde artık oluşmuştur.
    300.000'ci yıl: elektronların yörüngeler arası sıçramasından fotonlar dışarı çıkar, fotonlar serbest kaldığından evren artık ışıldamaya başlar. Ortada dayanıklı atomlar ve evren artık görülebilir durumdadır.
    1.000.000'cu yıl: sıcaklık 1000 derecedir, evrende çeşitli elementler şekillenmiştir. Evrenin %75'i hidrojen, %24'ü helyumdur.
    30.000.000'cu yıl: evrenin çapı 1012 metreye ulaşır, sıcaklık 100 derecedir. Ortada gazlar, tozlar ve galaksilerin ham maddeleri vardır. Yoğunlaşan, sıkışan ve ısınan bu gaz kütleleri galaksileri şekillendirmektedir.
    15.000.000.000'cı yıl: bugün, evrenin çapı 1027 metre, sıcaklığı –270 derece, uçsuz bucaksız bir boşluktur. Mikrodalgalar ve radyo dalgaları ortaya çıkar. Çevresi 120 milyar ışık yılıdır.
    İçinde 100 milyar galaksi, 20 milyar kere trilyon yıldız, gezegenler, siyah ve beyaz cüceler, pulsarlar, nötron yıldızları, kızıl devler, karadelikler, vs mevcuttur. Büyük Patlama'nın etkisi ile hala ışık hızına yakın bir hızla genişlemekte soğumaktadır. Yaşlanan yıldızlar ölmekte, onların artıkları ile yeni yıldızlar doğmaktadır. İçindeki malzeme hiç azalmamakta, asla yok olmamakta, sadece şekil değiştirmektedir.
    Peki, büyük Patlama'dan önce ne vardı ?
    Bildiğimiz tek şey, Büyük Patlama'dan önce bizim bildiğimiz şeylerden hiç biri ve zaman yoktu. Zaman ve yasalarımız sadece Büyük Patlama ile birlikte başladı. Gerisi tam bir sır'dır.
    Evrenin bir patlama ile yaratılmış olduğunun ispatı insanlık tarihinin en önemli bilimsel olayı olmuştur.
     
  15. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    KUANTUM TEORİSİ :
    Aralık, 2000 insanoğlunun fizik dünyasında yapmış olduğu en büyük buluş olan Kuantum Teorisinin 100'cü yılı idi. Bu teori, insanoğlu tarafından en başarılı fikirler takımıdır.
    Kuantum hem bir başarıdır, hem bir başarısızlıktır.
    Başarıdır, çünkü kuantumun içinde bulunmadığı bir bilimsel olay yoktur.
    Başarısızlıktır, çünkü kuantumun nasıl olduğu hala bilinememektedir.
    Bugün sahip olduğumuz yüksek teknolojiyi ona borçluyuz, bilgisayar ondan sonra ortaya çıktı ve birçok bilim dalı bu teorinin yaratılmasından sonra gerçekleştirildi. Bilişim ve iletişim teknolojileri kuantumdan önce bulunmuyordu.
    Kuantum teorisi: insanoğlunun tarihindeki en büyük buluş nedir, nasıl bulundu, kimler buldu ?
    Önce onun nasıl yaratıldığına ve kimlerin keşfedip geliştirdiğine özet bilgilerle bir göz atalım, sonra onun ne olduğuna, ne işe yaradığına ve önümüzdeki yıllarda nelere sebep olacağına ...
    MÖ-500'lü yıllarda eski Yunanlı Leucippus doğadaki her şeyin gözle görülemeyecek kadar küçük nesnelerden meydana gelmiş olduğunu ileri sürdü ve bu nesnelere ‘atomos' adını verdi. Bu fikir daha sonra 1803 yılında İngiliz John Dalton tarafından ciddi olarak ele alındı ve atomlar bilimsel olarak tarif edildi. Dalton atomların gözle görülemeyen ve değişmez parçacıklar olduğunu söyledi.
    1911 yılında Yeni Zelandalı Ernest Rutherford yaptığı deneylerle bir atomun yapısını keşfetti. Ortada pozitif elektrik yüklü bir çekirdek bulunuyordu ve bu çekirdek bir atom hacminin çok küçük bir kısmını işgal ediyordu. Çekirdeğin etrafındaki geniş boşlukta ise negatif yüklü elektronlar yer alıyordu. Rutherford atomun merkezindeki parçacığa proton adını verdi. Atomun kendisi yüksüz olmak zorunda bulunduğundan protonlarla etraftaki elektronlar ters elektrik yükünde ve eşit sayılarda olmalıydı. Denge ancak böyle sağlanabilirdi. Rutherford'un bu keşfi bilim tarihinin en büyük buluşlarından biri olmuştur.
    Daha sonra çekirdekte protonun yanında elektrik yükü bulunmayan başka bir parçacığın bulunması gerektiğini anlayan Rutherford bu parçacığa da nötron adını verdi.
    Rutherford'un atom modeline göre ortada, proton ve nötronların bir araya gelmesiyle oluşan bir çekirdek, onun etrafında durmadan dönen ve çekirdekteki proton sayısı kadar elektron, çekirdek ile elektronlar arasında da muazzam bir boşluk vardır. Rutherford'un atom modeli bir takım soruları da beraberinde getirdi. Bu modele göre pozitif yüklü çekirdek etrafında dönen negatif elektronlar dairesel yörüngelerde kalabilmek için devamlı ivmelenecek ve elektromanyetizma yasaları gereği elektronlar durmadan radyasyon çıkararak enerji kaybedecek ve sonunda çekirdeğe düşecekti. Klasik fiziğe göre her elektronun derhal çekirdekle çarpışması gerekiyordu. Halbuki Rutherford'un atomunda bir çökme, çarpışma olmuyordu.
    Problemin çözümü Danimarkalı Niels Bohr'dan geldi. Bohr 1913 yılında atomların klasik fiziğin dışında daha farklı yasalarla incelenmesi gerektiğini söyledi ve Rutherford'un atom modelini geliştirdi. Bohr, elektronların çekirdek etrafında çekirdekten belirli uzaklıklarda bulunan, sadece belli ve izin verilmiş ve birbirinden farklı yörüngelerde döndüklerini, bu yörüngelerde dönerken bir radyasyon çıkarmadıklarını ve bir enerji kaybetmediklerini, farklı yörüngelerde dönerken hiçbir zaman durmadıklarını, her elektronun kendi yörüngesinde belli bir enerjiye sahip olduğunu belirtti. Ayrıca, düşük enerjiye sahip elektronların çekirdeğe yakın yörüngelerde, yüksek enerjili olanların ise çekirdekten uzak yörüngelerde döndüklerini ileri süren Bohr, elektronların yörüngeler arasında devamlı sıçrama hareketlerinde bulunduklarını, kendi yörüngesinden bir üst yörüngeye sıçrayan bir elektronun bir enerji kazandığını, aynı elektronun hemen sonra eski yörüngesine geri dönerken üzerindeki enerji fazlalığını attığını, bu enerji fazlalığının da, ışığın parçacığı olan, foton taneciği olarak atomun dışına çıktığını belirtti.
    Bir cisim ısıtılınca o cismi oluşturan ve hepsi birer hareket halinde olan atomlar heyecanlanır ve atomların hareketleri hızlanır. Hızlanan elektronların yörüngeler arasındaki sıçramaları fazlalaşır. Yörüngeler arasında gidip gelen elektronların ait oldukları atomların dışına atılan foton parçacıkları da çoğalır ve ısıtılan cisim ışık çıkarmaya başlar. Işığın ortaya çıkışı bu şekilde olur. Cismin sıcaklığı yükseldikçe daha fazla foton çıkar ve cisim daha parlak görülür.
    1900 yılında Alman Max Planck siyah cisim adı verilen bir deney yaptı. Karanlık odada görülemeyen bir metal çubuk ısıtılınca çubuğun siyahlığı son bulur ve çubuk kırmızı renkte görülür. Çubuk daha fazla ısıtılınca beyaza dönüşür ve bir renk spektrumu çıkarır. Planck ısıtılan çubuktan etrafa yayılan bu radyasyonun sadece devamlı çıkan dalgalar olmadığını, onun aynı zamanda kesintili enerji paketleri halinde de çıktığını ileri sürdü ve bunlara ‘kuanta' adını verdi. Kuantalar belli bir minimum ölçünün üzerindeki boyuttaydılar. Bu enerji paketlerinin büyüklüğü (Planck Sabiti) sıfıra çok yakın fakat sıfır olmayan bir değerdi.
    Planck'ın siyah cisim deneyi kuantum teorisini başlatan olay olmuştur. Bu teoriye göre madde fark edilemeyecek kadar küçük kesintili kuantalardan meydana gelmiştir. Elektronların sıçrama hareketleri sırasında çıkardıkları foton parçacığı ışığın bir kuantası, graviton parçacığı gravitasyon (çekim) kuvvetinin bir kuantası şeklindedir.
    1905 yılında Alman Albert Einstein dört makale yayınladı. Bilimde bir çığır açan 26 yaşındaki Einstein'ın yayınladığı bu makaleden biri fotoelektrik etki idi. Einstein, Planck'ın buluşunun önemini anlayan ilk insan oldu. Bazı parlak metallerin üzerine ışık düştüğünde metalin yüzeyinden elektronların dışarı fırladığını gösteren fotoelektrik etki ancak Planck'ın enerji paketleri teorisinin doğru olması halinde geçerli olabilirdi. Metalin atomlarından elektronları koparıp dışarı çıkarmak için bir enerji gerekiyordu ve metale gelen ışığın fotonları bu işi yapıyordu. Fotoelektrik etki ile ışığın foton parçacıkları halinde yol aldığı ve fotonların birer enerji paketleri olduğu ispat edilmiş oldu. Planck ile başlayan kuantum teorisi Einstein'ın bu buluşuyla rayına oturmuştu.
    Kuantaların mevcudiyetinin anlaşılmasından önce, 1665'de Newton tarafından başlatılan kalsik fizik sadece insan ve uzay boyutundaki olayları açıklayabiliyordu. Atomik boyutlardaki olaylar hakkında ise hiçbir şey bilinemiyordu. Atom boyutundaki nesnelerin davranışları gözden kaçıyor ve doğa olayları yorumlanamıyordu. Kuantaların varlığının keşfi maddenin yapısını da açıklığa kavuşturdu.
    Kuantum Latince'de ‘çok fazla' veya ‘paketler halinde' anlamını taşır. Kuantum mekaniği atom altı dünyasında ‘çok fazla şeyin hareketi' olarak da ifade edilebilir. Bir atomun içinde mikro dünyalarda hiçbir şey düzgün ve devamlı değildir. Atomun içindeki nesnelerin çok küçük mesafelerdeki düzensiz ve acayip davranışları ancak kuantum mekaniği olarak adlandırılan yepyeni bir bilim dalı ile açıklanabilmiştir.
    Işığın dalgalar halinde yol aldığı 1803 yılında İngiliz Thomas Young'un yaptığı deneylerden beri biliniyordu. Işığın aynı zamanda foton parçacıkları halinde yol aldıklarını ise Einstein ispat etmişti. Birer parçacık olan elektronların atom çekirdeği etrafındaki yörüngelerinde dönerken dalgalar halinde davrandıkları 1924 yılında Fransız Louis De Broglie tarafından ispat edildi. Işığın parçacığı olan bir foton nasıl hem parçacık hem dalga karakterine sahip oluyorsa, elektronlar ve hatta bütün diğer atom içi parçacıklar da aynı şekilde davranıyorlardı. 1926 yılında Avusturyalı Erwin Schrödinger parçacıkların dalga denklemlerini çıkardı. Kuantum teorisi oldukça ilerlemişti.
    1927'de Alman Werner Heisenberg ‘belirsizlik prensibi' adı verilen bir teoriyi ortaya attı. Belirsizlik prensibine göre elektron bir dalga halinde davrandığında onun parçacık görüntüsü yok olur, elektron bir parçacık olarak davrandığında onun dalgasal görüntüsü yok olur. Dalga ve parçacık görüntüleri hiçbir zaman bir arada olamaz, belli bir zaman içinde bu görüntülerden sadece biri görülebilir. Heisenberg'e göre herhangi bir parçacığın hareketi sırasında belli bir anda hem yeri, hem hızı birlikte asla bilinemez, o an içinde bunlardan sadece biri bilinebilir ve diğeri belirsiz kalır. Parçacığın pozisyonu bulununca onun hızı etkilenmiş ve belirsiz hale gelmiş olur. Hızı ölçülünce parçacığın yeri değiştirilmiş olur. Bu tür belirsizlikler sadece atomik boyutlardaki parçacıklara ait bir özelliktir. Bu buluşlarla kuantum teorisi kurulmuş oldu.
    Aynı yıllarda Alman Max Born ve Ernst Jordan kuantum mekaniğinin istatistiksel hesaplarını çıkardılar. Parçacıkların konum ve hızlarının tam olarak bilinemeyeceğini onların konum ve hızlarının bulunabilmesinin sadece ihtimaller hesabı ile mümkün olabileceğini ispat ettiler. Bu sıralarda Hollandalı George Uhlenbeck ve Samuel Goudsmit çekirdek etrafında dolanan elektronların ayrıca kendi eksenleri etrafında da döndüklerini ileri sürecek, bu dönüş hareketine ‘spin' adını verdiler. Avusturyalı Wolfgang Pauli ‘dışlama prensibini' bularak, elektronların spin hareketini kuantum mekaniğine dahil etti. Atom içindeki parçacıklar artık enerji miktarı, pozisyon ve spin'leri ile ifade edilir hale geldi. 1927'de İngiliz Paul Dirac kendisinden önceki bütün çalışmaları toparlayarak kuantum mekaniğinin prensiplerini güçlü denklemlerle rayına oturttu, eksikleri tamamladı.
    1900 yılında Planc ile başlayan kuantum teorisi, Einstein, Bohr, Sommerfeld ile devam etmiş, De Broglie, Schrödinger, Heisenberg, Born, Jordan, Pauli ile gelişmiş ve Dirac'ın hesapları ile son halini almıştı. İnsanoğlunun bu en harika teorisinin ispatı 30 yıl sürmüştü.
    Bütün bu bilim adamları teorilerini matematiksel hesaplarla yapmıştı. Ve sonunda atomu çözmüşlerdi. Fakat hiç biri henüz bir atomu veya içindeki bir parçacığı görememişti. Buluşlarının doğruluğu yıllar sonra geliştirilecek özel makinalarda anlaşılacaktı.
    Bir atomun içinde, proton, nötron ve elektrondan başka daha çok sayıda nesneler mevcut olup, bunlara kuantum parçacıkları adı verilir. Bu parçacıklar proton ve nötronun içinde ve arasında, çekirdekle elektronlar arasında devamlı hareket ederler. Parçacıkların hareketleri ve aralarındaki etkileşimler sayesinde madde teşkil edilmiş olur.
    Bir atomdan daha küçük boyutlu bu parçacıkların hareketlerini ve aralarındaki etkileşimleri inceleyen bilim dalına kuantum mekaniği denir. Her parçacık kendisinden daha küçük başka parçalardan oluşmuştur.
    Bilim adamları artık atomun içini merak etmeye başlamışlardı. 1932 yılında imal edilen bir makinada yaratılan elektrostatik alan içinde hızlandırılan proton ve atom çekirdeğinin kafa kafaya çarpıştırılması sonunda çekirdeğin parçalarına ayrılması ile parçacık fiziği başlamış oldu. Siklotron adı verilen ilk atom çarpıştırıcılarını daha güçlü makinalar takip etti. Daha sonra parçalanan parçacıkların geçerken içinde iz bıraktıkları buhar ve köpük odaları imal edildi. 1989'da Cenevre'deki CERN sistemi kuruldu. Yerin 100 metre altındaki bu dünyanın en büyük ve en güçlü atom çarpıştırıcısı evrenin en küçük parçacığını elde edebilmek için imal edilmişti. 100 GeV gücündeki bu makinada ışık hızına çok yakın hızlarda yol verilen parçacıkların çarpıştırılıp parçalarına ayrılması ile parçalanan parçacıkların içlerindeki daha ufak parçacıklar ortaya çıkarılıyordu.
    1900'ün başlarında sadece proton, nötron ve elektron ve elektronun varlığı biliniyordu. Daha sonraki yıllarda pozitron, muon, pion, kaon, nötrino gibi diğer parçacıklar keşfedildi. Sonunda bilinen en küçük parçacıklar olan kuarkların yanında yüzlerce başka parçacık elde edildi.
    Artık her parçacığın kendisinden daha küçük başka parçacıklardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Birbirinin içine geçmiş parçacık sayısının sonsuz olması gerektiğine dair teoriler geliştirilmektedir.
    Her parçacığın ayrı bir görevi bulunmaktadır. Kimi 10-25 saniye yaşar, sonra yok olur ve hemen bir yenisi yaratılır. Kimi 1032 yıl gibi uzun bir süre yaşar. Bazıları çekirdeği bir arada tutar, bazıları ise temel kuvvetleri taşır. Evren onlar sayesinde ayakta durur.
    Kuantum teorisi atom ve atomun içindeki daha küçük parçacıklarla ilgilidir. Teorinin felsefesinin altında bu parçacıkların acayip davranışları yatar. Parçacıkların hiçbir kurala, kaideye ve formüle girmeyen davranışları bu teorinin temelini teşkil eder. Mikro ve makro doğa olaylarının açıklanması ancak bu teori ile yapılabilmektedir. Zira evrendeki her cismin hareketi, davranışı önceden hesaplanabilirken, bir atomun içindeki parçacıkların ne zaman ne yapacakları asla bilinemez ve hesabı yapılamaz. Bu parçacıkların davranışları tam bir sır olup, bu durum yaratıcının sadece atom içindeki parçacıklara tanıdığı bir özelliktir. İnsanoğlu atomun içindeki parçacıkları bu acayip ve sır dolu davranışlarının nedenini hiçbir zaman çözemeyecektir.
    Bir örnek: günlük yaşamımızdaki toplarla oynanan bir bilardo oyununda çarpma açıları, vuruş hızları, gidiş doğrultularından toplar istenildiği gibi yönlendirilebilir ve oyun arzu edildiği şekilde sonuçlandırılabilir. Bilardo topları yerine elektronlarla oynanan bir oyunda ise ıstaka ile vurulan birinci top değil ileri gidip ikinci elektrona çarpması, geriye, yukarıya, sağa ve sola bile gidebilir, elektronun ne tarafa gideceği asla bilinemez.
    Günlük yaşamımızda bizleri sayısız alanda etkileyen ve son yetmiş yıl içindeki teknolojik gelişmelere neden olan kuantum teorisi Einstein'ın genel relativite teorisi ile birlikte insanlık tarihinin en büyük iki buluşundan biridir. Kuantum mekaniği insan yaşamının bir parçası olmuştur. Bugünün yüksek teknolojisi ona dayanır. Atomun iç yapısının tam olarak anlaşılmasına olanak sağlayan kuantum teorisinden sonra bilimdeki her şey bir roket hızı ile gelişmiştir.
    Daha önceleri mekanik toplama, çarpma, bölme makinası ve delikli kart şeklinde imal edilen bilgisayarlar, 1946'da elektronik, 1949'da program storlu, 1951'de hafıza sistemli şeklinde yapıldı. Elektronların enerji seviyeleri arasındaki etkileşimlerinin anlaşılması üzerine 1947'de ilk transistor imal edilmiş, transfer-resistör sözcüklerinin kısaltılmışı olan transistorun bulunması bilgisayar fikrinin doğmasına neden olmuştur. 1952'de silikon ihtiva eden ilk ilkel solid-circuit üretilmiş, 1959'da silikon chip'lerden yapılmış integrated-circuit yapılmıştır. 1962'de bilgisayarların karar verme ünitesi olan logic-chip üretildi. 1968'de integrated-chip'in yerini alan programlanabilir microprocessor-chip imal edildi.1971'de yapılan ilk microprocessor 2000 adet transistoru kapsıyordu. Bugünün mikroprocessörlerinde milyonlarca transistor bulunmaktadır. Günümüzün en hızlı süper bilgisayarlarından 1000 defa daha hızlı çalışabilecek transputer (transistor ve computer) multi-computerlerinin imalatı planlanmaktadır. Transputer bir VLSI (Very Large Scale Integration) chip olup, 1 cm2 'lik bir silikon yüzeyi üzerinde 250.000 adet parçayı taşımaktadır. Bütün bu gelişmeler kuantum mekaniğinin sağladığı imkanlar sayesinde olmaktadır.
    Daha önceleri at ve kuşlarla yapılan haberleşme, kuantum mekaniğinin başlaması ile, 1900'lerden itibaren ışık hızı ile yol alan elektromanyetik dalgalarla yapılmaya başladı. Yani, haberleşmelerin hızı birden 22 milyon kat artmıştı. Saniyede 300.000 km hızla yol alan ışık evrenimizdeki son hız olduğundan bundan daha hızlı bir haberleşme mümkün değildir.
    Atomun içindeki parçacıkların ortaya çıkması üzerine Kuantum Elektrodinamiği (QED) ve Kuantum Kromodinamiği (QCD) olarak adlandırılan yeni bilim dalları bulundu. QED elektronlarla ışık fotonları arasındaki etkileşimleri incelemekte ve bu yolla bütün fiziksel doğa olayları açıklanabilmektedir. QCD ise proton ve nötronu meydana getiren kuark parçacıkları arasındaki kuvvetleri açıklamakta ve çekirdeğin içindeki yüzlerce parçacığın sınıflandırılmasını yapmaktadır.
    Kuantum teorisi, QED, QCD, nükleer fizik, parçacık fiziği, genel relativite teorisi gibi ileri bilimlerin yardımı ile maddenin yapısı tarif edildi, doğayı işleten temel kuvvetler tanımlandı, modern kozmoloji başladı, evrenin yapısı anlaşıldı, Big Bang'ın 10-43 'cü saniyesindeki olaylar belirlendi, karadelikler anlaşıldı. Bu bilimlerin ışığı altında karadeliklerin tekillik noktasındaki kuantum köpüğü, süpersicim, paralel evrenler gibi yeni ve çok ileri teoriler yaratıldı.
    Kuantum teorisinden sonra uzay çağı başladı, radyoastronomi bilimi ve radyoteleskoplar kuruldu, uzay araçları imal edildi, uzayı dinleme ve sinyal gönderme imkanları elde edildi, atomik tesisler, nükleer reaktörler, atom çarpıştırıcı makinalar yapıldı, elektronik gelişti, maser, laser, hesap makinaları, bilgisayarlar, ev aletleri, tıp cihazları gibi binlerce makine daha küçük boyutlarda ve daha verimli olarak üretildi. Ayrıca, DNA molekülünün yapısı ve genler belirlendi, genetik mühendisliği kuruldu, ileri seviyede kanser araştırmalarına ve insan genlerinin haritasını çıkaracak genome projesine başlandı. 21'ci yüzyılın en büyük projesi olan Mars'ta koloniler kurma çalışmaları da devam etmektedir. Sonuçta, kuantum teorisi çıktıktan sonra insanoğlu için sayısız yarar elde edildi.
     
  16. VuSLaT

    VuSLaT Active Member

    Katılım:
    29 Kasım 2008
    Mesajlar:
    2.275
    Beğenileri:
    0
    Hayatımızda nelerin eksik olduğunu kendimize sorduğumuzda, bir cevap da bulamıyoruz.

    Çünkü, hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair en küçük bir fikrimiz yok.

    Oysa babalarımız ve dedelerimizde aynı hızla yaşayıp ayrıldılar aramızdan.

    :smilie19:
     
  17. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    [​IMG] BİLİMİN SON SINIRLARI :
    Einstein'ın özel relativite teorisi maddenin ve hatta bilginin ışık hızından daha hızlı gidemeyeceğini, kuantum mekaniği mikro dünyalardaki bilgilerimizin daima belirsiz kalacağını, kaos teorisi ise kuantum belirsizliğinde birçok fenomenin belirlenemeyeceğini, Kurt Gödel'in eksiklik teoremi hiçbir şeyin tam anlamı ile tamamlanamayacağını söyler. Bilime inanan bir kimse büyük bilimsel dönemin bittiğine inanır. Bu bilim, uygulamalıbilim olmayıp, en saf (kuramsal) bilimdir.
    1953'de DNA'nın yapısının ve genetik bilgilerin bir nesilden diğerine nasıl aktarıldığının anlaşılması üzerine şimdi biyologlar için çözüm bekleyen sadece üç soru kalmıştır: yaşam nasıl başladı, tek bir döllenmiş hücre çok hücreli bir organizma şekline nasıl gelişmekte ve beyin bilgileri nasıl üretilmektedir? Bunların cevapları da bulununca kuramsal biyoloji tamamlanmış olacaktır.
    Modern parçacık fiziği her şeyin cevabını bulma konusundaki en derin bilim olup, bununla uğraşanlar bütün karmaşık şeylerin tek bir kuvvetin uzantıları olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Bu, 10 boyutlu bir hiper uzay içinde titreşen enerji halkasıdır. Einstein cevabı arayan ilk insandı ve kuantum mekaniği ile genel relativiteyi (gravitasyon teorisini) birleştiren teoriyi bulmak için çok uğraştı. Einstein başarılı olamadı ama elektrik ve manyetizmanın tek bir kuvvetin iki kolu olduğu, elektromanyetizma ile zayıf nükleer kuvvetlerin elektrozayıf kuvvetin uzantıları olduğu bulundu. Sonra proton ve nötronları çekirdekte bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet, proton ve nötronların kuark denilen daha temel parçacıklardan oluştuğunu belirten kuantum kromodinamiği keşfedildi. Elektrozayıf ve kuantum kromodinamiği parçacık fiziğinin standart modelini belirtmektedir.
    Şimdi daha derinlere gidilmektedir. Bu, simetri denilen matematiksel özellik olup parçacıkların bir simetrisidir. Böylece fazla sayıda boyut ortaya çıktı. Buradan da süpersicim teorisi oluştu. Teori parçacıklar yerine, titreşen ve titreştikçe kuvvetleri ve parçacıkları üreten enerji halkalarını öngörür.
    Süpersicim teorisine göre uzay ve zamanla ilgili bütün sorulara cevap veren temel bir şey vardır. Fakat, teori ile ilgili cevapsız problemler bulunmaktadır. Bir kere, teorinin sayısız çözümü olup, hangisinin doğru olduğu bilinmemektedir. Ayrıca teori, içinde yaşadığımız dört boyuta altı tane ilave boyut getirmektedir. Yine, iplikçiklerin bir protona göre ölçüleri, protonun güneş sistemine göre olan ölçüsü gibidir. İplikçiklerin bize olan uzaklığı, bir kuasarın uzaklığından daha fazladır. Süpersicimi tanımlayabilmek için gerekli bir akseleratörün çapının 1.000 ışık yılı olması bile yetmeyecektir.
    Genel relativite, kuantum field teorisi, süpersicim ve süpersimetri: bunlar dünya üzerinde bu sıra içinde keşfedildiler. Evrendeki diğer uygarlıkların bu dört teoriyi bu sıra içinde keşfetmiş oldukları çok şüphelidir. Kakat onların da bu dört teoriyi keşfetmiş oldukları çok muhtemeldir. Süpersicim teorisi fiziğin sonu olabilir. Bu teorinin denemesi olamaz, fakat teori yanlış olamayacak kadar güzeldir.
    Süpersicim ne bir madde ne de bir enerjidir. O, maddeyi, enerjiyi ve uzay-zamanı üreten bir tür matematiksel olaydır. Tam olarak süpersicimin ne olduğu ve dünya gezegeninde nasıl bir deneyinin yapılabileceğini kimse bilmiyor.
     
  18. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    UFO'LAR :
    10 yıl öncesine kadar, kozmoloji bilimi çalışmaya başlamadan önce ben de UFO'lara inanırdım. Şu anda UFO'lar olamaz diyorum. Çünkü:
    Bunları iddia etmek uzay çağı başladıktan sonra moda oldu, birçoğu fiyasko ile sonuçlandı. İddia edenler elle tutulur somut hiçbir şey gösteremiyorlar, sadece rivayetlerden, düzmece olabilecek raporlardan, gazete dergi kupürlerinden, insan benzeri yaratık fotoğraflarından, vs bahsedebiliyorlar. Biraz da dini, felsefik, vs fikirleri karıştırıp hikayelerini süsleyip, bilimden yoksun sıradan insanları etkiliyorlar. Bunların gördüklerini iddia ettikleri şeyler sadece uzaklardaki bir ışık noktası veya hareketli renkli ışık şekilleridir. Bunlar öbür yıldızlardan gelen yaratıkların gemileri olamaz. Çünkü:
    1. Evren son derece geniş bir boşluk, içinde 20 milyar defa trilyon yıldız, bir o kadar gezegen var. Yıldızlar arası mesafeler çok büyük. Bu yıldız, gezegen kalabalığında gelip bizleri bulmaları sıfıra yakın bir ihtimaldir. Hele söylendiği gibi durmadan gelmeleri olacak iş değil.
    2. Yıldızlar, galaksiler arasında yolculuk yapabilmek için ışık hızına yakın bir hızda yol almak gerekir. Işık bile en yakınımızdaki Andromeda galaksisine 2.3 milyon yılda ulaşabilir. Işık hızına yakın bir hızda geminin ve içindekilerin kütlesi artar, boyları kısalır ve zamanları yavaşlar, ışık hızında ise kütle sonsuz, boy sıfır olur ve zaman durur. Bunlar Einstein'ın ispat ettiği şeylerdir. UFO'ların (ki birer ağır kütleli cisimler olması gerekir) durmadan dünyaya gelmeleri düşünülemez.
    3. O kadar gelişmiş teknolojiye sahip olması gereken UFO araçlarının içinde çok sayıda elektronik cihazın bulunması gerekir. Her elektronik cihaz elektromanyetik dalga ve sinyal çıkarır ve bunlar ışık hızı ile evrenin her yönüne yayılır, bunları hiçbir şey durduramaz. Bu sinyalleri dünya üzerindeki sayısız alıcı neden tespit etmiyor. Hiçbir şey onların sinyallerinin cihazlarımızca alınmasını önleyemez.
    4. Dünya üzerinde 1970'lerden beri uzayı dinleyen ve uzaya özel şifreli sinyal gönderen çok özel radyoteleskoplar var (SETİ, VLA, Porto Riko'daki radyotelskop, vs,vs). Bunlar 16 milyar ışık yılı uzaktaki bir kuasarın sinyallerini alıyor da dibimizdeki bir UFO'nunkini neden alamıyor?
    5. UFO'lardaki yaratıkların şekilleri insan benzeri organ ve biçimlerde gösteriliyor. Bu asla olamaz çünkü: 3,5 milyar yıl önce ilk hücre oluşurken yüzlerce aminoasit molekülünden sadece 20'si belli bir sırada dizildi ve insanın şimdiki şekli belirdi. Aynı şeklin tekrar olabilmesi yapılan hesaplara göre 10200 'de 1'dir, yani ‘sıfır'.
    Bunlar gibi daha birçok bilimsel konu belirtilebilir.
    [​IMG] O Halde Ufo'lar Ne Olabilir :
    1. Yer kabuğunu oluşturan platoların hareketleri ile sürtünen muazzam kara parçalarının yer altında yarattığı manyetik alanın bir süre gök yüzünde bir ışık şeklinde belirmesi olabilir. Zira, UFO'lar genellikle deprem öncesi ve sonrası görülüyorlar ve hep de depremlerin yoğun olduğu ülkelerde çıkıyorlar.
    2. Uzayda çok sayıda cisim var, hepsi hareket halinde yıldızların ışıklarını yansıtıyorlar, bazılarının yansıttıkları ışıklar belli yerlerde kesişiyor ve yoğunlaşıyor, sonra kesişmeler sona eriyor ve yok oluyor.
    3. Sayısız gök taşı, asteroit, meteor, vs civarımızdan geçiyor. Güneşten yansıttıkları ışıklar çeşitli şekillerde görülüyor.
    4. Güneşin ve dünyanın manyetik alanlarının belli zamanlarda aralarında etkileşmesi sonucu, ortaya çıkan ışık olayları olabilir.
    5. Dünya etrafında dönen sayısız yapay uydunun yine güneş ışığını belli bir süre yansıtması olabilir.
    6. Atmosferdeki çeşitli gazların birbiri ile etkileşmesi ile ortaya çıkan ışık olayları, çok yukarılardaki yıldırım çakmalarının gazlarla etkileşmesi, vs gibi olaylar olabilir.
    UFO'ları iddia edenler: kozmoloji, kuantum teorisi, moleküler biyoloji, relativite teorileri gibi bilimlerden yoksun, evreni ve içindekileri hiç bilmeyen, radyoastronomi biliminden haberi olmayan, kendilerini olmayan bir şeyin araştırmacısı diye tanıtan, biraz bilim biraz mitoloji, din, felsefe, astroloji, vs karıştırıp TV'lerde show yapıp masal anlatan gülünç insanlardır.
     
  19. medahms

    medahms islamseli

    Katılım:
    28 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    2.096
    Beğenileri:
    0
    Çocukluğun belli bir döneminde, herşey sorgulanır ya, ne duyulsa, ne görülse hep "neden" diye sorulur ya!..

    Ben o dönemi yaşamadım mı acaba diyorum... Ya da yaşadım da çoktaaan unuttum mu, "neden"lerime verilen yanıtları...

    Anne-babasının nasıl tanışıp, evlendiği her çocuğun en büyük merakından biridir mesela. Ben hikayelerini çok dinledim ama, birbirinden hayli uzak iki köyde yaşarken, hem de anlattıklarına göre ulaşım o kadar zor şartlarda gerçekleşirken, nasıl bulmuşlardı birbirlerini diye sormak aklıma gelmedi hiç. Babamın, annemi görmek için saatlerce salla yolculuk ederek aradaki nehri geçmesi romantik gelirdi bana, buna takılırdım en çok, sorular sormak aklıma gelmezdi demek!

    Bu iki köyde, bizim konuştuğumuzdan farklı konuşulmasının nedenini de sormadım hiç, anneannemin adının neden "Leyli" diye telaffuz edildiğini sormadığım gibi... Çocuk kafamla, daha doğrusu "ukala çocuk" kafamla, bilgisizlik nedeniyle Türkçenin düzgün konuşulmadığını düşünüyordum buralarda.

    Babamın iş seyahatlerine çıkmasına alışkındım, nereye, neden gittiğinden çok, bir an önce dönmesi ve bana neler getireceğiydi tek düşüncem. Hep yalnız ya da iş arkadaşları ile çıktığı seyahatlerin birisine neden ağabeyiyle gittiğini, İran'dan geri dönmek zorunda kalmalarına neden üzüldüklerini de sormadım hiç!


    Yıllar önce, Bakü Uluslararası Havaalanında görevli bir kadın polis memuru, "Türk kızı mısın, Azeri qızı mısın?" diye sormuş, "Türk kızıyım." yanıtını alınca; "bes niye ağlayırsan" (peki neden ağlıyorsun) diye şaşkınlığını belirtmişti. Gözyaşlarımı ellerimle silmeye çalışıp, omuzlarımı silkmekle yetinmiştim cevap vermeye gücüm yetmediği için.

    Çocukken sormam gereken bir sürü soruyu sormadığım için ağlıyordum oysa!..

    O günden bir kaç gün önce, Sumqayıt Şeherinde, ince, uzun bir masanın etrafında sıralanmış otuz-kırk kişi ile birlikte, babamın, altı yaşında iken kaybettiği babasını, O'nun kendisini adam yerine koyup, uzun yürüyüşlere çıkardığını ve bu yürüyüşlerde anlattıklarını, gözyaşları içinde, ilk kez dinlediğim için ağlıyordum oysa...

    Küçücük yaşta yetim ve öksüz kalan bu zavallı çocuk, benim dağlar kadar güçlü-kuvvetli babam, bu kadar acıyı, bunca yıl, kimseyle paylaşmadan, tek başına içinde taşıdı diye ağlıyordum oysa...



    Geç oldu ama, sormam gereken soruların bir kısmının cevaplarını, zaman zaman büyük acılardan, zaman zaman da yıllar sonra kavuşmanın mutluluğundan kaynaklanan gözyaşları karşılığında öğrendim.

    Daha öğrenecek çok şey ve yazacak kocaman bir hayat hikayesi, bir roman var.
    Ne yazık ki, yanıtlar kolay alınabilecek yanıtlar değil.
    Yüz yıl geriye gitmek gerek en azından.

    Nereden, nasıl geldiğimi anlayabilmek ve anlatabilmek için, en az yüz yıl geriye yapmam gereken bir yolculuk var.

    Nereden ve nasıl başlayabileceğimi bilmediğim ama yapmayı, başarmayı, ölesiye istediğim bir yolculuk...

    Kimbilir? Belki bir gün ......


    Fidel KAPLAN
     

Sayfayı Paylaş