Sıdk - Doğruluk

Konusu 'Vaaz-Hutbe' forumundadır ve .:Ahmedim:. tarafından 3 Ağustos 2009 başlatılmıştır.

  1. .:Ahmedim:.

    .:Ahmedim:. New Member

    Katılım:
    2 Ağustos 2009
    Mesajlar:
    7
    Beğenileri:
    0
    Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine sıdk nedir? diye sorulunca, içinde demir bulunan bir ocağa elini sokup, kızgın bir demir parçasını çıkarıp elinde tuttu ve; "İşte sıdk budur." dedi.

    Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: "Sâdık kimseyi ya üzerine farz olan bir ibâdeti yaparken veya nâfile bir ibâdetle meşgûl olurken görürsün. Bunun dışında başka bir halde görmez­sin."

    Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bu­yurdular ki: "Sâdık kimseye Allahü teâlâ bir melek gönderir. Bu melek namaz vakti gelince, o kimseye namaz kılmayı hatırlatır, uyuyorsa uyandırır."

    Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sâdık olmanın alâ­metleri: Sözü ile kalbinden geçenlerin aynı olması. Söz verdiği gibi hare­ket etmesi, işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapması. Dünyâya düşkün olmayıp, makam, mevki peşinde koşmaması. Nefsin isteklerini yapma­ması, mühim işleri hemen yapıp, mühim olmayanları sonraya bırakması. Âhireti, dünyâya tercih etmesidir.”

    Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimlerin­den Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Sıdk ve mu­habbetin alâmeti ahde vefâdır."

    Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir defâsında hanımı; "Evde un kalmadı." deyince, hanımına hiç para var mı? dedi. Hanımı bir dirhem var deyince; "Ver, bir de torba getir." diyerek bunları alıp pazara gitti. Yi­yecek satan bir satıcıya yaklaştı. O sırada bir dilenci; "Ey Müslim bana bir sadaka ver." dedi. Yanında bir dirhemden başka bir şey olmadığın­dan, oradan uzaklaşıp bir dükkana gitti. Fakat dilenci onu takib ediyordu. Gene sadaka istedi. Oradan da uzaklaşıp başka bir dükkana gitti. Dilenci peşini bırakmadı. En sonunda cebindeki tek dirhemi çıkarıp dilenciye verdi. Sonra bir marangoz dükkanına gidip atılmış ve toprakla karışmış talaşları yarı topraklı halde torbasına doldurdu. Eve gidip kapıyı çaldı. Hanımı kapıyı açınca içi talaş ve toprak dolu torbayı bırakıp dönüp gitti. Hanımı un geldi diye sevinerek torbayı aldı. Biraz sonra da ekmek yap­mak için çuvalı açtı. Baktı çuvalın içi hâlis unla dolu. Bir mikdar alıp ha­mur yoğurdu ve ekmek pişirdi. Ebû Müslim Havlânî hazretleri gece geç vakit eve döndü. Hanımı se­vinçli ve memnun bir hâlde karşıladı. Sonra da sofra hazırladı. Nefis çörekler getirdi. "Bunları nereden buldun?" diye sordu. "Efendim bugün getirdiğiniz un­dan yaptım." deyince, Allahü teâlâ- ya hamdederek hem yedi hem ağladı. Allahü teâlâ, onun kırık kalple evi- ne getirip bıraktığı torba içindeki toprak ve talaşı una çevirmişti.

    Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bu­yurdular ki: "Sâdık, doğru olan, insanlar kendisine kıymet ver­meseler bile, hiç korkusu olmıyan, kalbinin doğruluğuna inanıp, insanla­rın, kendi amellerinden hiçbirisini görmelerini istemeyendir."

    Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün; "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. Buyurdular ki: "Te­meli sıdk ve doğ­ruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâ­ğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğ­renmek, onunla amel etmek, öğ­rendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklü­ğümde Arefe günü çift sürmek için tar­laya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın." dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gö­züme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni Allahü teâlânın yolunda bu­lundur. İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim. Sâ­lih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim." dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi an­lattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarı­sını kar­deşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir kâfile ile Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıyâ çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydu­lar. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var." dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğu­mun altında dikili." dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden al­dıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var." dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Sö­küp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayaca­ğıma söz ver­dim. Verdiğim sözde durmam lazım." dedim. Eşkıyâ reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyo­rum." dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler. İlk defâ benim vesîlemle tövbe eden­ler, bu alt­mış kişidir."

    Mısır evliyâsından Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) haz­retlerine, sâdık kimsenin kim olduğu sorulduğunda: Cevaben buyurdular ki: "Sâdık o kimsedir ki; Allahü teâlânın hükmünden râzı ol­duktan sonra Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip Resûlullah efendi­mizin sünnet-i seniyyesine uyan, başkasından bir şey istemeyip verilirse şükreden, verilmezse sabreden kimsedir."

    Buhârâ'da yetişen evliyâdan Alâeddîn Goncdüvanî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) zamânında Ubeydullah-i Ahrâr Semerkand'da iken müthiş bir göz ağrısına tu­tuldu. Kırk gün bu acıyı çekti. O zaman içine, üstün vasıf- larını, hâllerini çok işittiği Alâeddîn Goncdüvanî'yi görmek arzusu düştü. Fakat mübârek yüzlerini görmek nasîb olmamıştı. Buhârâ'ya gitti. Namaz kılmak için bir mescide girdi. Mescidin köşesinde, nûr yüzlü ihtiyar bir zât du­ruyordu. Ona kapılarak, üç gün sohbetinden ayrılmadı. Üçüncü günü;

    "Günlerdir gelip bizimle sohbet ediyorsun. Murâdın nedir? Eğer bu adam şeyhtir, kerâmetini göreyim diye geliyorsan, bizde öyle şey arama! Ama sohbe­timizi beğendiysen ve kendinde bir değişiklik hissediyorsan, sana ve bana mü­bârek olsun." buyurdu. Meğer bu zât, Alâeddîn Gonc- düvânî imiş, bu sözlerin­den sonra da, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın göz ağ­rıları birden kesildi."

    İstanbul'da yetişen büyük velîlerden Atpazarlı Osman Fadlı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, meşhur talebelerinden İsmâil Hakkı Bursevî hazretlerine yazdığı bir mektupta buyuruyor ki:

    "Ey âşık ve sâdık oğlum! Niyetinde, amelinde ve ibâdetinde sıdka, doğru­luğa yapış. Bu ihlâsın, samîmiyetin îcâbıdır. İhlâs, kulun işlerinin ve tavırlarının Allah için olmasıdır. Eğer kulun işlerine, nefsin arzularından, lezzetlerinden bir şey karışırsa sıdk, doğruluk bozulur. Böyle kimseye işlerinde ve hareketlerinde yalancı demek uygun olur. Sıdkın dereceleri­nin sonu yoktur. Kul işlerinin bazı­sında sâdık olup bazısında olmayabilir. Eğer bütün işlerinde sadık olursa ona "sıddîk", pek doğru denir.

    Ey oğul, Rabbine karşı muâmeleni, davranışını Resûlullah efendimi­zin Allahü teâlâya karşı muâmelesi, davranışı gibi yap. Allahü teâlâ se­nin edebini Resûlullah'ın edebi içerisinde bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Beni Rabbim terbiye etti. Benim terbiyemi güzel yaptı." O halde Rabbine karşı dav­ranışlarında Resûlullah'ın edebine uy. Rabbine karşı Resûlullah efendimiz gibi ol. Ondan gelen şeylere rızâ, hoşnutluk göster. İtirâz etme.

    Sabırlı ol. Nîmetlere şükret. Hidâyet yolu, doğru yol budur. Nefsinin arzu ve isteklerine uyma. Yoksa felâkete uğrarsın.

    Rabbinin huzûrunda, O'nun yüce divânında, korkarak, titreyip ürpere­rek, boyun bükerek hayâ ile dur. Kalbin devamlı Allahü teâlâ ile meşgûl olsun. Böyle olursan gafletten ve nefsinin bütün kötülüklerinden kurtulur­sun. Allahü teâlâya yakın olur, huzûr, sürûra ve mânevî lezzetlere kavu­şursun. Şeytan sana musallat olup, üstünlük kuramaz.

    Mısır velîlerinden Bennân el-Hammâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) u- zun bir süre yiyecek bir şey bulamamıştı. Yolda giderken yerde bir altın gördü. Önce birisi düşürmüştür diye almadı. Fakat daha sonra aldı. Biraz yürüdükten sonra bir grup çocuğun bir arada oturduklarını ve birisinin güzel ahlâktan bahsettiğini gördü. Çocuklardan biri; "Kul ne zaman doğ­ruluğun lezzetini bulur?" diye sordu. Tasavvuftan bahseden çocuk; "Kişi, altın parçasını attığı zaman, sıdkın, doğruluğun lezzetini bulur." dedi. Çocukları dinleyen Bennân-ı Hammâl, kendi hâlini düşündü. Kendi ken­dinden utandı. Bunun üzerine derhâl altını çıkarıp bir fakire verdi.

    İran'da yaşayan büyük velîlerden Ebû Bekr Tamistânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir defâsında büyük velîlerin hallerinden bahsedi­yordu. Şöyle buyurdu: "Bir kimse, Allahü teâlâ ile arasındaki geçen mâ­nevî haller âleminde, sadâkatı, doğruluğu ve bağlılığı esas alırsa, bu sadâkatı onu halka, yaratılmışlara meyletmekten korur."

    Bir gece semâdan inen iki melek, Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine gelerek; "Doğruluk nedir?" diye sordular. O da; "Ahde vefâ etmektir." dedi. "Doğru söyledin." diyen melekler yine se­mâ- ya çıktılar.

    Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Doğruluk, açıkta ve gizlide hakka uymak ve uygun olmaktır. Doğruluğun hakîkatı, darlık ve kıtlık zamanlarında da hakkı söyleyebilmektir."

    Tâbiînin büyüklerinden, hadîs ve fıkıh âlimi Eyyûb-i Sahtiyânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hakkında Selâm bin Ebî Hamza şöyle anlatır: Ebû Eyyûb'un sohbetinde idik, şöyle buyurdular: "Sâdık kimse, kalbin­deki iyiliği, hâliyle ve hareketleriyle de gösteren kimsedir. Böyle olmazsa kişi içinin doğ­ruluğu ile kalır."

    Hanım velîlerden Fâtıma-i Nişâbûriyye (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) bir ara Kudüs'e Beyt-i Makdise gelmişti. Zünnûn hazretleri ona; "Bana nasîhat eder misin ey velî hâtun!" dedi. O da;
    "Doğruluğa sarıl. İşlerinde nefsinle mücâdele et." buyurdular.

    Kendisinden sıdk ve takvâ sâhiplerinin halleri soruldu. O zaman; "Sıdk ve takvâ sâhipleri bu zamanda bir deryâ içindedirler. O deryânın dalgaları onlara çarpmaktadır. O deryâ içinde boğulmuşçasına Allahü teâlâya duâ ve feryâd ederler. Kâdir-i mutlak olan Hak teâlâdan saâdet, necât ve kurtuluş taleb eder­ler." buyurdular.

    Hindistan'da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri de Şeyh Ârif Sevastânî idi. Lahor vâlisi, Acûzân'daki Ferîdüddîn Genc-i Şeker'e verilmek üzere, Ârif Sevastânî'ye yüz dînâr verdi. Şeyh Ârif, A- cûzân'a varınca, hocasına sâdece elli dînâr verdi. Büyük velî, gülüm­seyerek; "Ârif, sen çok hoş bir arka­daşsın, bu hediyeyi yarı yarıya bö­lüştürerek tam kardeş payı yaptın." dedi. Bu­nun üzerine Ârif Sevastânî çok şaşırdı ve sarardı. Kalan elli dînârı da çıkardı ve hatâsı için özür di­ledi. Genc-i Şeker; "Sûfî her zaman dürüst olmalıdır. Yoksa mükemmel­liğe erişemez." dedi. Bu îkâzdan sonra yüz dînârın hepsini Ârif Sevas- tânî'ye verdi ve tövbesinden sonra onu yeniden talebeliğe kabûl etti
    .
    Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) hazretlerinin edebi fevkalâde idi. Bir gün kar­şısına bir nâmahrem, yabancı çıktı. Ondan sakınayım diye hızla gider­ken dü- şüp kolu kırıldı. Acz ve kırıklık içinde, mahzûn olmuş bir kalb ile Allahü teâlâya yalvardı.

    "Yâ Rabbî! Garib ve kimsesizim. Yetim ve öksüzüm. Köle edildim. Bir de kolum kırıldı. Lâkin ben bunların hiç birine üzülmüyor, yalnız senin rı­zânı isti­yorum. Benden râzı olup olmadığını da bilmiyorum" dedi. Bu sı­rada bir ses duydu. "Üzülme, sen âhirette meleklerin bile imreneceği bir makamda buluna­caksın." diyordu. Râbia tekrar efendisinin evine döndü. Günlük hizmetleri ye­rine getirir, akşama kadar ayakta dururdu. Bununla beraber her gün oruçlu olur, geceleri de Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle geçirirdi. Bir gece efendisi uyandı­ğında Râbia'nın odasından sesler gel­diğini işitti. Pencereden bakınca, Râbia'nın, secde ettiğini, Allahü teâlâya şöyle yalvardığını duydu. Diyordu ki: "Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saâ­detim senin huzûrunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibâdetten, bir ân geri kalmam. Fakat ev sâhibimin hizmetinde bulunduğum için ona hizmet edi­yorum ve sana gereği gibi ibâdet edemiyorum..." Ev sâhibi, bunları duydu. Ay­rıca, Râbia'nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu, kandilin bir yere asılı ol­madan havada durduğunu, odanın o kandilin nûru ile aydınlandığını gördü ve hayretten dona kaldı. "Artık Râbia köle olamaz!" diyordu. Sa­baha kadar uyu­yamadı. Sabah olunca hemen Râbia'yı çağırdı ve dedi ki: "Artık serbestsin. Di­lediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim." Râbia; "Gideyim." dedi. Oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşti. Bütün vakitlerini ibâdetle geçirir, bir gün ve gecesinde bin rekat namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdi­ğini, kefenini bera­berine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.

    Mısır’da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine buyurdular ki: “Doğruluk, Allahü teâlânın bir kılıcıdır ki, üzerine konulan her şeyi keser.”
    “Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatan kimsedir.”

    Sadâkatı ve doğruluğu en büyük lütfun elde edilmesinde tek çâre olarak gö­ren evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri,"Kim, bütün hâllerinde Allahü teâlânın kendisiyle olmasını istiyorsa, doğruluğa sarılsın" derdi.

    Evliyânın büyüklerinden Ebû Amr ez-Zücâcî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) anlatır: "Babamın vefâtından sonra, bana elli dinâr mîras kaldı. Hacca gitmek maksadıyla yola çıktım. Yolda bir şahıs yanıma yaklaşa­rak kaç paran var diye sordu. Kalbimden; "Doğru söylemekten daha gü­zel bir şey yoktur." diye geçir­dim ve o şahsa; "Elli dinârım var.' dedim. Parayı benden isteyip kesedekileri saydı. Dediğim kadar çıkınca; "Al sende kalsın, doğru sözlülüğün beni sevin­dirdi." dedi. Sonra merkebin­den inerek beni bindirdi ve bana; "Arkandan yetişi­rim." dedi. Ertesi yıl bana Mekke'de yetişti. Vefât edinceye kadar hep benim yanımda kaldı."

    Hac zamânında yabancı birisi, evliyânın büyüklerinden Ebû Amr ez-Zücâcî hazretlerinin yanına gelerek; "Haccımı yaptım. Berâtımı ver. Se­nin arkadaşların, berâtımı almam için sana gönderdiler. Ebû Amr, o kim­senin gönlünün temiz ve saf olduğunu gördü. Ona şaka yaptıklarını an­ladı. Kâbe'nin kapısı ile Hacer-ül-esved arasındaki Mültezim'e işâret ederek; "Git oraya ve yâ Rabbî! Bana berâ­tımı ver, de!" dedi. Bir süre sonra o yabancı, elinde bir kâğıt ile geri döndü. Kâ­ğıdın üzerinde yeşil hat, yazı ile; "Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu falan oğlu fa­lanın Cehen- nem'den berât kâğıdıdır." yazılı idi.

    Tâbiîninbüyüklerinden, adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur Halîfe Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin de­desi Hazret-i Ömer,(radıyallahü anh) halîfeliği zamânında bir gece Me­dîne’de kol gezerken sabaha karşı bir evden, bir kadının kızına; “Süte su koy!” dediğini işitti. Kızın da; “Emîr-ül-Müminîn hazret-i Ömer süte su katmayı yasak etti.” cevâbını ver­diğini ve annesinin; “Emîr-ül-Müminîn nereden bilecek.” demesi üzerine de; “O görmüyorsa Allahü teâlâ görü­yor.” dediğini işitti. Hazret-i Ömer bu hâdise üze­rine o kızı araştırıp, oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oldu, bun­dan da Ömer bin Abdülazîz hazretleri dünyâya geldi.
     

Sayfayı Paylaş