Toplum açısından zekâtın önemi

Konusu 'Zekat' forumundadır ve ALLAH ASIKLARI tarafından 12 Temmuz 2009 başlatılmıştır.

  1. ALLAH ASIKLARI

    ALLAH ASIKLARI islamseli

    Katılım:
    8 Ocak 2009
    Mesajlar:
    12.084
    Beğenileri:
    0
    TOPLUM AÇISINDAN ZEKÂTIN ÖNEMİ


    a- Zekât, Mülkiyette Kuvvet Dengesidir:


    Zekât, mülkiyeti gerektiren sebeplerin çatışmasından doğa­cak dengesizliği gidererek bir kuvvet dengesi meydana getirir. Ne tamamen mal sahibinin mülkiyetini yok eder, ne de tama­men elinde bırakarak fakirlerin de onu edinmelerine mâni olur. Mülkiyeti, belli ölçüler nisbetinde fakir ile zengin arasında bö­lüştürür. Bu mevzuu açıklarken yine Fahreddin er-Razî şöyle diyor:
    “Cenabı Allah mallan yarattı; fakat aslında mal temel gaye değildir. Çünkü meselâ; altın ve gümüşü düşündüğümüz zaman, bunlardan bizatihi faydalanmak çok az işler için mümkündür. Yaratılmalarındaki esas gaye, kendileri vasıtasiyle birçok men­faatler sağlamak ve zararları gidermektir. Şu halde bunlar, bi­rer vasıtadan başka bir şey değillerdir.”
    “İnsan, ihtiyacı kadar mal elde edince, muhtaç olduğu bu maldan başkasına verecek yerde o malı elinde bulundurması kendisi için daha lüzumludur. Diğer ihtiyaç sahipleri ise, ihti­yaç vasfında ona ortak oluyorlar; fakat mal sahibi o malı elde etmek için bizzat çalışmakla onlardan farklı duruma geçer O malın, sahibi elinde bırakılması, diğer ihtiyaç sahiplerine veril­mesinden elana uygundur.”
    “Fakat mal, ihtiyaçdan fazla olup, ona ihtiyacı olan başka biri de bulunursa, bu takdirde o mala sahip olmayı gerektiren iki kuvvet ortaya çıkar. Malın sahibi için düşündüğümüz tak­dirde mülkiyeti gerektiren sebep, o malı kazanmaya çalışması ve kalbinin kuvvetle ona bağlanmasıdır. Mala karşı bu bağlanış da bir nevi ihtiyaçtır.”
    “Fakir açısından düşündüğümüz zaman, onda mülkiyeti ge­rektiren sebep, mala ihtiyacı olmasıdır. Bu ihtiyaç da mala bağ­lanmasını gerektirir. Birbiri ile çarpışan bu iki kuvvet ortaya çıkınca İlâhi hikmet, imkân nisbetirtde her iki kuvvete de riayet etmeyi gerektirdi. İkisine de bir hak tanıdı. Bunu şöyle de izah etmek mümkündür: Mal sahibinin malı kazanma ve ona bağ­lanma, fakirin ele ona ihtiyacı olma hakkı ortaya çıktı. Cenabı Allah, bu meyanda mal sahiplerini mülkiyet hususunda fakirle­re tercih ederek malın çoğunu onların elinde bıraktı; imkânlar nisbetinde bu iki kuvvet arasında bir denge meydana getirmek için de bir kısmını fakirlere ayırdı.”

    b- Zekât, Bir Nevî Sosyal Güvenlik ve Sigortadır:


    “Gerçekten fakirler, Allah'ın nak vermeyi tekeffül ettiği kim­selerdir. Zira Yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor;
    “Yerde yürüyen ne kadar canlı varlık varsa, hepsinin rız­kını vermek- yalnız Allah'a aittir.” [98]
    “Zenginler de Allah'ın birer tevzi memuru ve ihsan ettiği malın bekçileridir. Çünkü zenginlerin ellerindeki mallar, gerçek mânâda Allah'ın malıdır. Eğer Cenabı Allah o malı zenginlere vermeseydi bir habbeye dahi sahip olamazlardı. Çok akıllı ve zeki insanlar vardır ki, bütün şiddetiyle çalışmalarına rağmen ancak karınlarını doyuracak kadar rızık bulabilirler. Bununla beraber, öyle aptal, cahil kimseler de vardır ki, dünya nimet­leri fazlasıyla ayaklarına gelir.” Bu konuda bir şair ne güzel söylüyor:
    “Çok akıllı kimseler vardır ki geçim sıkıntısı çekerler,
    Öyle cahil insanlar vardır ki onları nimetler içinde görürsün.
    Akıllan hayrete düşüren, Ve derya gibi âlimleri zındık yapan işte budur.”
    “Malın gerçek sahibinin Cenabı Allah olduğu sabit olunca, mal sahibinin, hazine bekçisine onun bir kısmını” “Kullarımdan ihtiyaç sahiplerine ver” demesi garip karşılanmamalıdır.” [99]
    Yusuf el-Kardavî de, zekâtın toplumdaki hedefleri bahsin­de “Zekât ve Sosyal Sigorta” başlığı altında şu açıklamayı ve­riyor:
    “Zekâtın toplumdaki hedeflerinden biri de, sosyal renkli he­deftir. İhtiyaç sahiplerine yardım etmek, fakir, miskin, borçlu ve yolda kalmış yolcular gibi zayıf insanların elinden tutmak, bu hedefin eıi bariz noktalarından biridir. Bu sınıflara yardım edip ellerinden tutmak, onlara tesir ettiği gibi, birbirine bağlı bulunması hasebiyle bütün cemiyete de tesir eder. Doğrusu fert ile cemiyet birbirlerine girmiş durumdadır. Belki cemiyet, fert­lerin meydana getirdiği topluluktan başka bir şey değildir. Ser­din şahsiyetini takviye eden, maddî ve manevî bütün îmkânlarını geliştiren her şey hiç şüphesiz cemiyeti de kuvvetlendirir. İster farkına varsınlar, ister varmasınlar genel olarak topluma tesir eden her şey, ferde de tesir eder.”
    “Zekât, İslâm'da sosyal sigorta nizamının bir parçasıdır. Bu sigortayı Garp, dar bir çerçeve içinde anlamıştır. Bu çerçeve de; âciz, kimsesiz ve fakir kimselere yardım yapmak suretiyle bir geçim sigortası anlayışıdır.”
    “İslâm onu, derin ve gayet geniş bir çerçeve içinde, maddi ve manevî hayatın bütün yönlerini kaplayacak şekilde tanıtmış­tır. Edebî, ilmî, siyasî, savunma, cinayet, ibadet, medeniyet ve en son hayat sigortası bu dairenin içine girmektedir. Hayat si­gortasına, yanlış olarak sosyal sigorta adı verilmiştir. Bu mânâ­da sosyal sigorta, zekâttan çok daha geniş ve şümullü bir ni­zamdır. Çünkü o, hayatın bütün dallarına şâmil olan muhtelif çizgilerde ve beşeri münasebetlerin bütün köşelerinde görünmek­tedir. Zekât, yalnız bu çizgilerden biri olup şimdi sosyal güven­lik ve sosyal sigorta denilen müesseselerin her ikisini de içine almaktadır.”
    “Sosyal güvenlikle sosyal sigorta arasındaki fark şudur: Sos­yal güvenliğe giren kimse, devamlı olarak veya muvakkaten âciz kaldığı zamanlarda kendini garanti altına almak gayesine ma­tuf oraya bir aidat öder.”
    “Sosyal sigortada ise, fertler muayyen bir prim ödemeksi­zin, doğrudan doğruya sosyal dengeyi devlet sağlar.
    «Şu bir gerçektir ki, bir sene zekât ödeyenler, öbür sene muhtelif sebeplerle zekât alacak derecede fakir düşebilirler. Öyle kimseler de vardır ki, daha önce kendilerine zekât vermek farz olmadığı halde fakir ve ihtiyaç sahibi olmakta devam ettikleri için zekât almaya devamlı hak kazanırlar. İşte bu açıdan mü­talaa edildiği takdirde zekâtın bir sosyal sigorta olduğu görülür. Bu yönü ile zekât, nafile sadakalara ihtiyaç kalmadan, sosyal sigorta yolunda atılan ilk adımdır.”
    “Zekât, ferdin aczinden, sosyal sebeplerden, veya beşerin, tesirinden kurtulamayacağı umumî hallerden doğması düşünüten bütün ihtiyaç kapılarını kapamıştır. Zekât, ihtiyaç sahibi butun sınıflara; bu sınıfların bedeni,'ruhî ve ahlâkî çeşitli ihti­yaçlarına şâmil bir sigortadır. Meselâ; İslâm, evlenmeyi tatmini geıeken ihtiyaçlardan saymıştır. İlim adamlarına lâzım olan ki­taplar da böyledir.”
    “Bu sigorta, yalnız müslümanlara mahsus bir sigorta olma­yıp müslüman devletin idaresi altında yaşayan bütün Kitap ehli gayr-i müslimlere de şâmildir. Nitekim Hz. Ömer, bir gün kapı kapı dolaşıp dilenen bir fakir Yahudi'ye, Beyt'ul-Mal (Bütçe) den kendisine yetecek kadar maaş bağlatarak bunu, o ve ben­zeri kimseler için bir başlangıç yapmıştı.”
    “Hz. Ömer yine bir gün, Şama giderken Hıristiyanlardan bir topluluğu, terk edilmekten dolayı perişan halde görünce onla­ra müslümanların hazinesinden maaş bağlanmasını emretti” [100]
    “İşte bu, Garb'ın ancak yakın zamanda düşünebildiği sos­yal sigortadır. Garb bunu, Allah rızası veya düşkünlere yardım için düşünmemiştir. Onda bu fikri doğuran âmil, taşkın ihtilâl­lerle Sosyalizm ve Komünizm gibi zehirleyici akımlardır. Nite­kim İkinci Cihan Harbi Garb'a, milletlerini razı kılma ve istik­lâllerini devam ettirme düşüncesini vermiştir.”
    “Bu sosyal sigorta fikrinin ilk tezahürü, 1941 senesinde vuk'u bulmuştur. İngiltere ile A. B. Devletleri temsilcileri, 1941 sene­sinde Atlantik Antlaşması için toplanmış ve bu toplantıda fert­ler için sosyal sigorta teşkilâtının gerçekleştirilmesini karara bağlamıştır.”
    “Fakirlerin haklarını zenginlerin pençesinden kurtarmak için, dinin farz kıldığı, İslâm devletinin tanzim ettiği ve buna binaen kılmçlann çekildiği sosyal sigortayı gerçekleştirmekte, İslâm'ın bu devletleri asırlarla geçmesi hayret edilecek bir hu­sustur. Bununla beraber bazı yazarların, sosyal sigorta nizamı­nı bulmanın- üstünlüğünü Avrupa'ya irca ettiklerini de görüyo­ruz. Kendi tarihimiz ve mirasımız olan sosyal sigorta üzerine ise toprak serpiliyor. Hiç şüphe yoktur ki sosyal sigorta, müs­lüman hükümetin vergi toplama ve harcama bakımından üzeri­ne dayanacağı bir nizamdır. Bu. sigorta, ferdî iyilik veya nafile sadaka kabilinden olmayıp belli başlı bir haktır. Mal sahiplerine nazaran farz olan bir vergidir. Zekât, toplama ve tevzi bakımın­dan müslüman devletin dayanağı olan bir vergidir. Ancak ze­kât, devamlı olması hasebiyle kanunlara dayalı vergilerden ayrı bîr özellik arzeder. Hükümetler, zekâtı ihmal edip aramadıkları zamanlarda da müslümanların îmanları ve müslümanlıkian. an­cak bu hakkı mallarından ayırıp vermekle tahakkuk edebilir. Çünkü Hz. Allah onu, kula, Rabbini razı kılmak, kendini ve ma-hm temizlemek için farz kılmıştır. müslümanın onu gönül hoş­luğu içinde ve fakirlere eziyetten uzak olarak ödemesi gerekmek­tedir. Zekâtı alan fakirde onu, Yüce Allah'ın, kuluna ihsan et­tiği malda kendisinin bir hakkı olduğu ve bu haktan ötürü ge­rekirse halledilebileceğini bilerek alır; zillet ve minnet altında kain aktan kurtulur.”

    c- Zekât, Toplumun Ruhî Değerlerini Takviye Eder:


    müslüman toplum -üstad Benî el-Hûlî'nin dediği gibi- ruhî değerleri ile ümmet vasfını haizdir. Yalnız hissî değerleri ile ümmet değildir. Belki ümmetin temelinde, varlığını takviye eden ruhi değerler olmaksızın hissî değerlerin bir kıymeti yok­tur. Bu sebeple İslâm'ın zekâta önem verdiğini, hakkına riayet edip, onu desteklemek maksadı ile toplumun malından infak yapılmasını farz kıldığını görüyoruz. Manevî âlem için zekât, duygu âlemi için yemek-içmek gibi bir şeydir. İslâm; bu ruhî değerleri, zekâtın verileceği yerleri beyan eden Âyet-i Kerime'nin işaret ettiği şu üç esasta toplamıştır;

    1- Toplumun Fertlerine Tam Bir Hürriyet Tanımak:


    “Kur'an-ı Kerîm, bu konuda.kölelerin, kölelik zilletinden kur­tarılmalarının müslümanlar üzerine farz olduğunu açıklıyor. Bu farz oluş, kölelerin hürriyete kavuşturulması hususunda müslü­manlara, mallarından belli bir miktarı vermelerini farz kılmak­la, bütün insanlığın ilk defa öğrendiği yüce bîr teşrîdir. Zekâtın verileceği yerlerden biri, Tevbe Sûresinin 59. Âyetinde belirtilen köleler sınıfıdır.”

    2- Ferilerin Bağış ve Mürüvvet Gayretlerini Toplum için Hissî veya Ebedî Menfaat Sağlayan veya Olması Muhtemel Çir­kin Halleri Cemiyetten Uzaklaştıran İyilik Yoluna Sarfetmek


    Fertlerin hayır severlikte hudutsuz kudretleri ve topluma ait muhtelif hizmetlere karşı kabiliyetleri vardır. Bu kabiliyetler, akıl vergisi gibidir. Cenabı Allah onu boşuna yaratmamıştır; belki hayattaki vazifesini yerine getirmek ve kendini tahakkuk ettirmek için yaratmıştır. Toplum, ihtiyaçlarını ancak bu şekilde giderir; kuvvet sebepleri ve şeref umdeleri ile ancak müstağni olur. Topluma hayır yapma azminin yaygın bir hale gelmesi, ya­şama ehliyeti ve şeref olarak kâfi gelir. Belki fertlerin bizatihi varlıklarının kaynağından, gönüllerinden, hazinelerinin en kıy­metli varlığı olan paralarından ve mâdenlerinin en şereflisinden vermeleri, onlar için iyilik olarak kâfi gelir. Ve hayatta en şe­reflisini bahşederek insanlığı en üstün kıymet seviyesine yüksel­tir. İşte bu, Allah'ın insanlık için dilediği yüce örneklerden biridir.


    3- İnsandaki fıtratı tezkiye için, özellikle Allah'a ulaş­mak ve ferdî hayattaki gayesine ulaştırmak için gönderilen ta­limat ve inanç esaslarına riayet etmek:


    Bu, zekâtın verileceği yerleri beyan eden Âyet-i Kerîme'de açıklanan “Allah Yolunda” sınıfıdır. Allah yolunda mefhumuna giren ordu hazırlamak, düşmana karşı kendini müdafaa ve İs­lâm dini uğrunda cihad İçin yapılacak harcamalar, aslında inançların korunması ve bu uğurda çarpışmaktan başka bir şey değildir. Bu cihad, sırf medeniyetle ilgili veya Allah ile alâkası kesilen kuru bir vatan mefhumundan ibaret olmayıp belki bu cihad, her şeyden önce Allah yolunda olan cihaddır, Allah yo­lunda yapılacak en önemli cihad ise, inançların korunması, mü­dafaası, yerleştirilmesi ve hakimiyetinin devam ettirilmesi yo­lunda yapılandır [101]
    “Bu üç esasa riayet edilince her sene devam eden zekâtla yüksek kıymetler sabit olur; müslüman cemiyetin haris olduğu temel manevî değerler ayakta durur. Daha önce de söylediğimiz gibi, belki toplumun varlığı buna dayanır. Zekâtın gerçekleşti­rilmesi ile İslâmi hayatta ve bütün İslâmî nizamlarda tekâmül ve birbirine bağlılık gerçekleşir.”
    “Zekât görünüşte her ne kadar malî bir nizam ise de, as­lında ne inanç, ibadet, ahlâkî değer, siyaset ve cihaddan ve ne de fert ile toplum, hayat ile yaşayanlardan ayrılan bir unsur­dur.” [102]

    ç- Zekât, Toplumda Bir Orta Sınıfın Doğmasını Öngörür:


    Zekât, cemiyette malın varlıklı sınıflardan daha fakir sınıf­lara aktarılmasın], dolayısıyla orta sınıfın çoğalmasını te'min eder.
    Toplumda malın, yalnız zenginler elinde dolaşması, zengin sınıfın daha zengin, fakir sınıfın da daha fakir W muhtaç duruma düşmesini gerektirir. Halbuki Cenabı Allah, malı yalnız kir sınıfın faydalanması için değil, bütün insanların faydalan­ması için yaratmıştır. Allah'ın ihsan ettiği maldan bütün in­sanların faydalanamadığı, daha başka bir deyişle, sınıf farkla­rının ortadan Kalkmadığı, yani üst sınıfın alt sınıfa tazyikinin giderilmediği cemiyetlerde para mutluluk getirmez, belki huzur­suzluk konusu olur. İslâm dini bu sınıf farklarının ortadan kalkması ve cemiyette orta sınıfın çoğalması için etkili bir tedbir alarak, zenginlerin elindeki varlıktan, ihtiyaç sahibi olan, çalı­şamayan veya çalışma kudretine sahip olduğu halde gerekli ser­maye temininden mahrum olan kimselere, mallarının bir kısmını vererek onların mertebelerini ve güçlerini yükseltmeyi ön­görmüştür.
    Çok kimseler vardır ki iş yapabilecek kabiliyete sahip olduk­ları halde sermaye bulamadıkları için bir iş sahibi olamamakta­dırlar. Çünkü sermayesiz bir iş yapmak çoğu zaman mümkün değildir. İşte zekât, az da olsa bu sermayeyi elde etme imkânını verir. İleride, zekât miktarının tâyini bahsinde de belirtileceği üzre, Hanefî mezhebine göre bir fakire nisap miktarı veya daha fazla zekât vermek mekruhtur [103]. Nisap miktarı, günümüzde (96 gr.) ağırlığa tekabül eden (20) dinar veya bu paranın Hz. Peygamber devrinde satın aldığı 40 koyun, 30 sığır ve 5 deve­dir. Bugün 40 koyunun karşılığı, küçük bir iş çevirmek için normal ölçüde bir sermaye sayılabilir. 39 koyun karşılığının fakire verilmesinde adı geçen mezhebe göre bir beis yoktur. Fakire verilebilecek zekât miktarının en üst sının, Hanefî mez­hebine göre 39 koyun olabileceğine göre, günümüzde bu mik­tar kovunun tanesi 920 lira hesabı ile 35.880 TL. dır [104]. Bu mik­tar ise, bir kimseye normal bir sermaye demektir. Kaldı ki, diğer mezhepler nezdinde durum daha da değişiktir. Şimdi bi­raz da onlardan bahsedelim.
    İmam Şafiî (v. 204/819) ve İmam Ebû Yûsuf (v, 128/798)' göre, fakire nisap miktarı zekât vermekte bir mahzur yoktur. Nisap miktarından fazla vermek mekruhtur. [105]
    Hanbelî mezhebine göre ise fakire, ne çok, ne de az tam ihtiyacı kadar zekât vermek caizdir. [106]
    İmam Mâlik, (v. 179/795) verilecek zekât miktarında bir tahdit koymuyor, bunu içtihada bırakıyor. Ona göre zeiiât ve­rirken cemiyetin ve cemiyet içindeki fakirin durumunu, zekâtın verileceği diğer sınıfları da nazar-ı itibara alarak verilecek ze­kât miktarını tesbit etmek gerekmektedir. [107] Eğer fakirler sını­fına vermek daha yararlı ise, toplumdaki fakirlerin miktarına göre fertlere zekât verilir.
    İmam Mâliktin bu görüşüne göre, fakire verilecek zekât miktarının sınırı yoktur. Gerektiği zaman bol miktar verilebilir. Zekâtın toplum açısından sağladığı faydaları daha güzel akset­tirmesi bakımından bu görüş, diğer üç görüşten daha kuvvetli ve tercihe şayan görünmektedir.
    Buna göre, daha da serbest hareket ederek, durum müsait olduğu takdirde bir kimseye, onu mükemmel bir iş sahibi yapa­bilecek kadar zekât vermek mümkün olmaktadır. Zekât mües­sesesini bu yönü ile düşündüğümüz takdirde, toplumda muaz­zam bir hareketlenme meydaan getirmeğe çok müsait olduğunu görüyoruz. Bu haliyle zekât, cemiyette sınıflar arasındaki potan­siyeli düşürerek bir alış-veriş husule getirir; sınıf farklarını yok eder. Üst sınıfların düşkün sınıflara tazyikleri azalır; alt sınıf­ların da mukavemeti çoğalır. Böylece cemiyet içindeki çatışma­lar önlenerek bir huzur teessüs eder; her türlü şakilik yolu, anar­şi zemini kapanmış olur.
    Toplumda orta sınıfın çoğalması, piyasada rahatlık meyda­na getirir. Mal yalnız bir sınıfın esiri olmaktan kurtularak fa­kirlerin de satın alma güçleri çoğalır. Sırf zenginler değil, bü­tün cemiyet ferahlık içinde, sıkılmadan istediğini alıp yiyebilme, istediği gibi yaşas'abilme imkânına kavuşur. Malın yalnız zen­ginler elinde dolaşmasını kınayan şu Âyet-i Kerîme, bizlere bu konuda ışık tutmaktadır:
    “Cenabı Allah'ın, Peygamberine, kâfir memleketlerin ahali­sinden ihsan ettiği ganimet mallan; Allah'ın, Peygambefin, ak­rabanın, yetimlerin, yoksul ve yolcuların hakkıdır. Tâ ki o mal, sizden yalnız zenginlerin elinde dolaşan bir servet olmasın.” [108] Yusuf el-Kardavî bu konuda şöyle diyor:
    “Zekâtın hedefi, senede bir kerre dolaşan ve muvakkat gibi görünen yardımlarla yalnız fakirliğe karşı münhasır değildir. Ze­kât n önemli hedeflerinden biri, mülk edinmenin temelini geniş­letmek, mülk sahiplerinin adedini çoğaltmak ve güçlü, fakat ihtiyaçlı kimseleri, ömürleri boyunca kendilerine yetecek kadar varlığa sahip olan zenginler sınıfına yükseltmektir.”
    “Zekâtın hedefi, imkânlar müsaade ettiği kadar fakiri zen­gin yapıp onu, ihtiyaç dairesinden imkân dairesine çıkarmaktır. Bu da her meslekten ihtiyaç sahibi olan kimselere, kendi iş ve ihtiyaçlarına yetecek kadar mal vermek suretiyle olur. Meselâ; ticaretle uğraşıp daralan ihtiyaç sahibine, daha başka bir de­yişle esnaf ve sanatkârlara sermaye, malzeme v.s. temin etmek, ziraatle uğraşanlara toprak ve toprağı işlemek için gerekli araç v.s. vermek gibi.”
    “İşte zekât bu şekliyle büyük bir hedefin gerçekleştirilmesi­ne önemli derecede yardımcıdır. Bu hedef de fakirlerin sayıları­nı azaltmak, mal sahiplerinin adedini çoğaltmaktır. Bu, İslâmın iktisadî ve içtimaî alanlardaki en büyük hedeflerinden biridir. Bütün insanların, yeryüzünde Allah'ın kullarına emanet ettiği hayır ve menfaatlerde ortak olması, hayır ve menfaatin yal-nız zenginler sınıfına hasredilip diğerlerinin de bundan mahrum bırakılmaması hedefi...”
    Yüce Allah, şöyle buyuruyor:
    “Allah öyle bir Allah'tır ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin faydalanmanız için yaratmış­tır” [109] Âyetteki hepiniz sözü, yeryüzündekiler sözünü de te'kit olabilir, muhatap olan insanlar sözünüde... Her iki te'kit mânâ­sını almaktan menedecek bir karine bulunmadığına göre mânâ şöyle olur:
    Yeryüzünde bulunan herşey bütün insanlar için ya­ratılmış olup yalnız bir sınıfın faydalanması için yaratılmış değildir. Bu nokta-i nazardan İslâm, gelir dağılımı adaletini sağla­makta ve toplumda mal sahiplerini birbirlerine yaklaştırmaya ça­lışmaktadır. Bu da zekât nizamı, harplerden elde edilen ganimet mallan ve diğer malî imkânlarla tahakkuk eder.
    “İslâm, toplumda muvazenenin iadesine ve sınıfların bir kıs­mını diğer bir kısmına yaklaştırmaya gayret etmektedir. Kur'an-i Kerîm'de ganimet mallarının taksimi bahsinde bu noktaya açık­ça işaret edilmiştir. [110]
    “İslâm, kudret, güç, kabiliyet ve ilâhî vergilerde doğuştan bir farklılığın neticesi olarak, insanlar arasında yaşama ve rızık taksimindeki farklılığı ikrar ediyor. Bu ikrarın mânâsı; İslâm; zengini kendi haline bırakıyor, istediği gibi zenginliğini artırsın, servet üstüne servet kazansın; buna karşılık fakirin de fakirliği artsın; sürünsün, bu vesile ile her iki sınıf arasındaki mesafe uzayıp gitsin; zenginler toplum içinde kendileri için köşklerde ve villâlarda yaşayacakları yazılmış, nimet ve zenginliğe varis olan yüksek bir tabaka olmaya; fakirleri de mahrumiyet ve sıkıntı içinde kulübelerde Ölmeleri takdir edilen bir sınıf olmaya bırakıyor, demek değildir. Belki İslâm, kanunî teşrilerini, amelî nizamlarını, teşvik ve sakınrîırmaya dair vasiyyelerini şu iki sı­nıf arasındaki mesafeyi yaklaştırmak için sarfediyor.
    “Ben burada iki sınıf arasındaki mesafeyi yaklaştıracak se­beplerden bahsedecek değilim. Ancak, aralarında bârız bir ilişki olması itibariyle zekâttan bahsedeceğim. Çünkü zekât, zengin­den alıp, fakire vermek ameliyesidir.”
    Kur'an-ı Kerîm'de:
    “O Allah ki, sizin için yeryüzünü emre âmâde kıldı. O halde yeryüzünün etrafında yürüyünde Allah'ın rızkından yeyin” [111] mealindeki ayet-i Kerîme'nin çağrısına uya­rak faydalanmaya hazır olan yeryüzünün civarında dolaşıp va­dilerinde nzık arayanlar; ziraat, sanat, ticaret veya çeşitli kol­larda çalışan ve gayret sarfeden, güçlerinin yettiği kadar yerde ve gökte Allah'ın verdiği bütün nimetlerden faydalanarak fert­leri mükemmel bir şekilde çalışan sağlam bir İslâm cemiyetini düşünecek olursak, böyle bir cemiyette servetlerine zekât ver­mek farz olan güçlü mükelleflerin nisbeti ne kadar olur acaba?...
    Şüphesiz nisbet, cidden büyük ve böyle kimselerin sayısı taşkın olur. Aczinden dolayı çalışamayan, yahut aile fertlerinin çokluğu ve gelirin azlığı, kendilerini acze düşürenlerin sayısı da daha az olur.
    “Topluma isabet eden, bünyesini sarsan, bilerek veya bilme­yerek bel kemiğini delen en büyük âfetlerden biri: bir tarafta fahiş bir servet, diğer tarafta şiddetli bir fakirlik; bir yanda bol miktarda para, öte yanda günlük rızkım te'mın edemeyen düşkünler; bir tarafta çok yemenin verdiği zahmetten şikâyet ede­rek elini karnı üzerine koyanlar, öbür tarafta komşularında aç­lığın verdiği ağrıdan şikâyet ederek elini karnı üzerine tutan­lar bir yanda ihtiyacı olmadığı halde fazladan boş olarak bek­letilen muazzam köşklere sahip olanlar; öbür yanda komşuları arasında kendisi, zevcesi, ana-babası ve çocukları ile birbiri üzerinde istif halinde yaşamaya mecbur kaldıkları bodrum kat­ları ve gece konanlarda oturanların bulunmazdır.”
    “Zekâtın hedefi, bu insanları birbirinden uzaklaştıran ve toplumun ağız tadını bozan sınıf farklarını ortadan kaldırmak­tır. Zekât, en azından bu kendine uygun tarzda yaşama imkânı bulamayan fakirler sınıfının sokaklara dökülerek kendini hisset­tirmesini önler. Bundan daha büyüğü İslâm, fakirlerin zengin­ler sınıfına yaklaşmalarını sağlayarak onları orta bir sınıf hali­ne getirmeyi hedef alır.” [112]

    d- Zekât, Paranın Stok Edilmesini Önler:


    İslâmm beş temel emrinden biri olan zekât, aynı zamanda paranın stok edilmesini önleyen önemli iktisadî bir tedbirdir. Ze­kât, paranın yatırım yapılmasını öngörür. Elde tutulup yatırılma­yan paradan alınan bir vergi gibidir. Bu vergi, 1/40 nisbetinde olup ana parayı maddeten ve manen tüketeceği için sahibini yatı­rım yapmaya teşvik eder. Ticaret mallarından 1/40, satılan top­rak mahsullerinin parasından da 1/10 nisbetinde zekât alınmak­tadır ki bu, yiyecek maddelerinin stokunu önlemekte daha etkili bir tedbirdir. İş sahalarına yatırılan belli ölçüdeki paralardan zekât lâzım gelmeyişi de bu fikri kuvvetlendirmektedir. Zekât, ihtiyaçtan fazla bir sene elde tutulan paradan ve ticarî eşya­dan alınır. Zekât verme emri ile Cenabı Allah kula şu istika­meti veriyor:
    İnsanların faydalanması için yarattığım maldan başkalarım da faydalandıracaksın. Bu yatırımla olur. Meselâ; bir kasabada bulunan zenginler o kasabada fakir ve işsizlerin çalışacakları iş sahaları açtıkları takdirde onlar rızıklarını çalışarak kazanırlar, zekâta muhtaç olmazlar. Ya da paranı elinde tuttuğun takdir­de çalışma sahası bulamayan fakirlerin ihtiyaçlarım giderecek­sin.
    Parasını yatıran kimsenin elinde para bulunmadığı için ze­kât vermekle mükellef değildir. Fakat, paranın ticaret niyeti ile arsa ve binalara yatırılması halinde aynı problem bahis konusu olacağından, mes'uliyet kalkmaz. Peygamber Efendimiz bu konu­da şöyle buyuruyor:
    “Bütün harcamalar Allah yolundadır. Bina müstesna; bina­larda hayır yoktur” [113].
    “İhtiyaçtan fazla inşa edilen bütün binalar, sahiplerine ve­baldir.” [114]
    “Kim ihtiyaçtan fazla bir bina inşa ederse, Kıyamet günün­de ona vebal olacaktır.” [115]
    Bu açıdan bakıldığı takdirde zekâtın, müslümanlan çalışma­ya itici bir mahiyet arzettiği görülür.
    Paradan başka toprak mahsulleri, mâdenler ve petrollerden alınacak zekât miktarı da göz önünde tutulursa, zekâtın iktisa­dî bakımdan önemi daha bariz bir şekilde ortaya çıkar.
    Dışardan bir güç tatbiki ile sulanmayan bütün toprak mah­sullerinden 1/10, insan gücü, hayvan gücü, veya başka bir güç tatbiki ile sulanan arazi mahsullerinden 1/20, mâdenler ile de­finelerden 1/5 nisbetinde zekât alınması öngörülmektedir. Bu miktarlar, malm piyasadan kaçınlarak stok edilmesinin piyasa­da meydana getireceği sıkıntı açısından ne kadar önemli oldu­ğunu ortaya koymaktadır. O demektir ki, 10 sene bekletilen top­rak mahsulleri, 5 sene işletilmeyen mâdenler ve petrol yatakla­rının büyük bir kısmı sahiplerinin elinden alınır.
    Parada zekâtın 1/40, toprak mahsullerinde 1/10-1/20 ve mâdenlerle definelerde 1/5 olmasının sebebi, kanaatimizce para­nın zamanla değerini kaybetme istidadı göstermesi, toprak mah­sullerinde ise bu ihtimalin bulunmaması ve paranın büyük zah­metler neticesi elde edilmesine binaendir. Çünkü para eşyanın karşılığıdır. Toprak mahsulleri değer kaybetmeyip sadece fiyatlarında yükselme ve alçalma olur. Fahr er-Râzî (v. 606/1210) iktisadî bakımdan zekâtın önemini açıklarken şöyle diyor:
    “Temel ihtiyaçlardan artan malı insan elinde tuttuğu za­man o mal, yaratılış gayesinden uzaklaşarak muattal kalır. Ma­lın elde stok edilmesi, Allah'ın hikmetinin tezahürüne mâni ol­maya çalışmaktır. Bu çalışma ise caiz değildir. Bu sebeple Cenabı Allah, malın bir kısmını fakirlere vermeyi emretti ki, bu gaye tamamen muattal kalmasın.” [116]
    Kalkınmada büyük .rolü olan para ve diğer maddelerin ilâhî bir emirle bir nevi vergiye tâbi tutulması, müslüman sayılma­nın şartlarından biri olan zekât emri ile tahakkuk ediyor. Bu emir, İslâm dininin kalkınmaya, iktisadî meselelere, tek kelime ile dünyaya verdiği önemi açıkça göstermeğe kâfidir.
    Fert, şayet saklanması kabil toprak mahsullerini satmaya ihtiyaç belirtmez, toplumun ihtiyaç ve zaruretlerini de nazara almadan sırf kendi kârını düşünmeğe yönelirse, daha evvel dev­letçe miktarı tesbit ve tahmin edilen malın zekâtı 1/10 nisbe­tinde elinden alınarak memleket menfaati için toplumun istifa­desine arzedilir. Durum 10 sene bu şekilde devam ederse, ana mal büyük ölçüde azalarak asıl zarar mal sahibine olur. İşte ze­kât, paradan başka mallarında bu şekilde stok edilmesini önler.
    Parada 1/40, ilk bakışta basit gibi görünürse de rakamlar çoğaldıkça zekât miktarı da çoğalacağından, zengine bu paravı vermek ağır gelir. Meselâ^ 1.000.000 TL. sından 25.000 lira zekât vermek gerekir. Bu ise parayı yatırıma sarf etme azmini güç­lendirir. Hatta bu sebepten bazı müslüman zenginlerin sene ba­şında paralarını arsa ve binalara yatırdıkları da görülmektedir. Bu durum ise, zekâtım ödememekten daha çok vebali gerektirir. Yukarıda kaydettiğimiz Hadîs-i Şerifler, bu vebalin derecesini beyan buyurmuşlardır. Parasını zekâttan kaçırıp arsa ve bina­lara yatıranlar, insanları kandırabilirler, fakat Allah'ı nasıl kan­dıracaklar? Kaçırdıkları mallan Allah'ın bilgisinden O'nun mu­hasebesinden gizleyebilecekler mi? Allah'a gerçekten inanan bir müslüman asla parasını zekâttan kacırmaz, fakirlerin hakkım yiyerek malına ve asma haram karıştırmaz. müslüman, hem ken­disini hemde cemiyetin menfaatlerini gözeterek paranın ve ma­lın toplum hizmetinde en uvçun sahalarda kullanılmasına gay­ret sarf eder; iktisadî meselelerin cemiyetteki önemini idrâk ede­rek kanayan yaralan tedavi etmenin yollannı araştınr. Malî ko­nularda sarfedilen gayretler de avnen bir cihaddır. Yüce Allah’ımız bu konuda şöyle buyurmaktadır:
    “Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” [117]
    Hiç şüphe yok ki, zenginlerin paralarını iş sahalarına çe­virmek suretiyle çalışabilecek işçilere iş sahası açmaları, onları fakr-u zaruretten kurtaracağı için büyük bir hizmet ve cihaddır. müslüman Türklerin din, dil, âdet, an'ane ve ahlâk ölçüleri tamamen değişik yabancı ülkelere kadar çalışmak -için gitmele­ri, bu arada çoluk çocuklarının Hıristiyan inanç ve terbiye metodlarına göre yetiştirilmeğe terk edilmeleri, müslüman âlem için en büyük bir felâket olduğunda hiç şüphe yoktur. İşçileri ve ailelerini bu felâketten kurtaracak is sahaları açmak, her halde en büyük bir cihaddır. müslüman işte bu şuura varmalı ve bütün hayatını ona göre tanzim etmelidir.
    Paranın zekâtını ödememek stok olduğu gibi, onu ölü sahalara yatırmak da aynı zamanda stokdur. Ve vebali gerektirmek­tedir. Çünkü cemiyet ölü sahalardan faydalanamaz, yalnız sahi­binin istikbalini garanti eder görünür. Halbuki Cenabı Allah malı, toplumun faydalanması için yaratmış olup kulları arasında bazı kimseleri bu iş için görevlendirmiş, mal-mülk vermiştir. Ce­nabı Allah, kula muvakkat bir mülkiyet veriyor, fakat tasarru­funda onu serbest bırakmıyor, vazifelendiriyor. Buna, binaen ma­lından toplumun yararlanmadığı bir zengin, Allah'ına karşı va­zifesini tam yapmış sayılamaz; meşguliyetten kurtulamaz. Zen­gin malın hakkını, ancak iktisadî yönden gelmesi muhtemel bü­tün tehlikeleri bertaraf edecek harcamalarda bulunduğu ve teh­like kapılan kapandığı zaman ödemiş olabilir. Bundan sonra an­cak kendini temize çıkarabilir. müslüman toplum “En ileri millet­ler seviyesine yükselinceye kadar, müslüman zenginlerin ellerin­deki paralar, mallar ve lüks eşyalar, kendi zevklerinden başka cemiyet için bir yarar sağlamıyorlarsa, bu lüks eşyanın da ze­kâtını ödemedikçe mes'uliyet gerektiren” stok hükmünden kurtu­lamazlar. Çünkü bu yangına benzin atarak onu bilhassa alev­lendirmekten başka bir şey değildir. Yüce Rabbimiz, para sto­kunun büyük mes'uliyeti gerektirdiğini şu Âyet-i Kerîme ile be­yan buyuruyor:
    “Ey îman edenler! Gerçekten Yahudi bilginleri, ile Hıristi­yan râhpüerinden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yer­ler ve Allah'ın yolundan saptırırlar; bir de altın ile gümüşü stok edip Allah yolunda har camay anlar, işte bunları acıklı bir azap ile müjdele. Kıyamet gününde o stok edilen altın ile gümüşün üzerleri Cehennem ateşinde kızdırılacak da, bu mal biriktirenlerin alınları, yanlan ve sırtları bunlarla dağlanacak ve onlara şöyle denecek: İşte bu, kendiniz için stok ettiğiniz paralardır.”
    “Artık stok ettiklerinizin cezasını çekin.” [118]
    Bu Âyet-i Kerîme'de stok para mutlak zikredilmiş olup han­gi parayı şümulü içine aldığı tahdit edilmemiştir. İlim adamları arasında bu konuda ileri sürülmüş bazı görüşler vardır. Bu gö­rüşleri ileride açıklayacağız. Ancak, bu açıklamadan evvel mal stokunun cemiyet bünyesinde meydana getirdiği zararlar konu­sunda Fahr er-Râzî (606/1210) 'nin bir açıklamasını kaydetmek­te büyük fayda görmekteyiz. Fahr er-Râzî, görüşünü dört mad­de halinde şöyle özetliyor:
    1- İnsan bir şeyi çok sevip ona ulaşır, onu bulmaktan zevk alırsa, o şeye karşı büyük sevgi besler ve ona çokmeyi eder.
    İnsan fakir olunca, sanki maldan faydalanma tadını hiç tat­mamış ve o lezzetten gafil olmuş gibidir. Fakat, az bir mala sa­hip olunca, o mal mikt arınca bir lezzet bulur. Ve bu sebepten mala karşı şiddetle meyi etmeğe başlar. Bu şekilde malın mik­tarı arttıkça, ondan aldığı zevk de çoğalır, mal talebindeki hırsı ve onu kazanma meyli daha da artar; dolayısıyla malın çoklu­ğu, mal kazanma hırsının çoğalmasına sebep olur. Akıllı kimse­ler için gerekli olan husus, kendine zarar verecek durumlardan sakınmalarıdır. Yukarıda da açıkladığımız gibi, mal ne vakit çoğalırsa, buna karşılık hırs da çoğalır. Şayet mal talebini sona erdirecek ve insan ihtirasını kesecek bir sınır noktası takdir ede­cek olursak, insanın yine o hududa kadar çalışacağı muhakkak­tır.
    Mal çoğaldıkça artan hırstan doğacak zararların da büyük olacağı, binaenaleyh bu zarar ve taleplerin sonu gelmeyeceği hakkında kesin delil sabit olunca, insan için ilk önce bu aşın mal stokunu, dolayısıyla hırsı terketmesi vacip olur.
    2- Malı kazanmak çok güçtür; fakat kazandıktan sonra onu korumak ise daha güçtür. Bu sebeple insan, ömrü boyun­ca bir taraftan mal kazanmak, diğer taraftan onu korumak güç­lükleri arasında kalıyor. Sonra insan, mâlının ancak cüz'i bir kısmından faydalanabilir, sonunda hasret içinde onu terk etme­ğe mecbur kalır. Bu ise, açık bir ziyandır.
    3- Mal ve rütbenin çokluğu insanda azgınlık bırakır. Az­gınlık da kulun Rıdvan makamına yani Allah'ın rızasını ka­zanma mertebesine) ulaşmasına mâni olur. Ve onu ziyana gö­türür.
    4- Cenabı Allah zekâtı farz kıldı. Zekât, görünüşte malın bir nevi noksanlaşmasıdır. Malın çok miktarda elde bulunması eğer fazilet olsaydı, İslâm dini onu noksanlaştırmaya çalışmazdı.
    Bu son izah karşısında hatıra şöyle bir soru gelebilir: Ma­lın elde bulunması fazilet olmadığına göre, neden Kz. Peygam­ber veren elin, alan elden daha üstün olduğunu beyan buyur­muştur?
    Bu soruya verilecek cevap şudur : Yüksek elden kasıt, ha­yır yapan erdir. Çünkü insan, malının az bir kısmını vermesi ile meydana gelen noksanlık, fakirin elinde bir artış meydana gel­mesine sebep oluyor. Bu bakımdan veren elin alan elden üstün olduğu beyan duyurulmuştur. Yoksa bu Hadîs-i Şerîf, mal sahip­lerinin diğerlerinden daha üstün olduğunu izah etmemekte­dir.” [119]
     

Sayfayı Paylaş